Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    12. Sayı / Mayıs-Haziran 2010



    Die Gaste SAYI: 12 / Mayıs-Haziran 2010

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com



    Almanca mı, Anadili mi?
    Hayır: Almanca ve Anadili!
    [Deutsch oder Muttersprache? Nein: Deutsch und Muttersprache!]


    Prof. Dr. Hans-Peter SCHMIDTKE
    (Oldenburg Carl von Ossietzky Universitesi)




        Öğretmenler bir konuda haklı: Alman okullarında ve toplum açısından saygın yüksek mevkilere ulaşılmasında ya da sadece bir çıraklık eğitimi için öncelikle rekabete girebilmek ve başarılı olabilmek için Almanca bilgisi vazgeçilemezdir. İyi Almanca bilgisinden başka çıkar yol yoktur ve öğrenim süreçlerindeki katılımcıların tümü, okul ve aile, bu hedefe yalnızca birlikte ulaşılabileceğini kavramalıdırlar, yalnızca işbirliğiyle bu doğrudur. Ama bu nasıl olabilir ve olmalıdır? DIE GASTE’nin 13 Şubat 2010 tarihli “Sonderschule/Förderschule Sorunu ve Göçmen Toplumu” toplantısında, ebeveynlerin evde çocuklarıyla hangi dili konuşmaları gerektiği sorusu da gündeme geldi. Çoğu zaman ilkokul ve eğitimin süreceği okullardaki öğretmenler tarafından, göçmen ebeveynlere hala evde çocuklarıyla en iyisi Almanca konuşmaları salık verilmektedir. Almanca, çevrenin konuştuğu dildir, okuldaki dildir, ilkokuldan sonra çocuğun eğitim kariyerini hangi okulda sürdüreceği Almanca edinci tarafından belirlenmektedir. Almanca edinci yeterli değilse, bununla birlikte okul başarımları olumlu olsa dahi, lisenin yolu genelde kapalı kalmaktadır. Essen’deki toplantıda hatta, çocukların, tersini saptayan kararnamelere karşın eksik Almanca bilgileri nedeniyle öğrenimi destekleme odaklı förderschulelere düştükleri birçok örnekle gösterildi. Förderschule’lere gönderilme, kültüre ve dile bağımlı olduklarından çocukların başarım yeteneklerini az da olsa nesnel biçimde betimleme durumunda olmayan, tahminsel değeri de bulunmayan tartışmalı test uygulamalarıyla desteklenmekte.
        Öğretmenler bir konuda haklı: Alman okullarında ve toplum açısından saygın yüksek mevkilere ulaşılmasında ya da sadece bir çıraklık eğitimi için öncelikle rekabete girebilmek ve başarılı olabilmek için Almanca bilgisi vazgeçilemezdir. İyi Almanca bilgisinden başka çıkar yol yoktur ve öğrenim süreçlerindeki katılımcıların tümü, okul ve aile, bu hedefe yalnızca birlikte ulaşılabileceğini kavramalıdırlar, yalnızca işbirliğiyle bu doğrudur. Ama bu nasıl olabilir ve olmalıdır?
        Daha 1970’lerde, Kuzey-Ren Westfalya’da, o dönemde henüz yabancı olan çocukların okul öncesi çağda eğitim veren birimlerde anadillerini yasaklayan kararnameler mevcuttu. Birkaç yıl önce Hessendeki bir şehir dikkatleri üzerine çekti, şehir belediyesi çocuk yuvalarında göç kökenli çocukların anadillerinin daha fazla desteklenmesini yasakladı, oysa dikkatler anadillerine değil, Almanca bilgilerinin iyileştirilmesine çekilmelidir. Ayrıca başka yerlerde öğretmenler ve bir bütün halinde okul birlikleri neredeyse oy birliğiyle anadillerinin okul ve dersten sürülmesini kararlaştırdı. Almancanın öğrenilmesinde anadilinin bir engel teşkil ettiği görüşü mevcuttu ve bu görüş bugün hala varlığını sürdürüyor, gerçekten de inatçı bir mit. Kendi çocuklarımdan edindiğim tecrübe başka bir yönü gösteriyor.
        Bir Katalonyalıyla evli olduğumdan (Katalanca ile İspanyolca arasındaki fark, Hollandaca ile Almanca arasındaki fark kadar büyüktür) ve ebeveynlerin ortak dili olarak İspanyolca konuştuğumuzdan, çocuklar üç farklı dil ile karşı karşıya kalmaktalar. Anneleri ile Katalanca konuşmaktalar, babalarından Almancayı almaktalar ve İspanyolca da ilave olarak üzerine eklenmekte, diğer bir ifadeyle eğer aramızdaki sohbetleri anlamak ya da İspanyolca konuşan misafirlerimizle konuşmak istiyorlarsa, bu dili de ek olarak öğrenmeleri gerekmekte. Ailemizin dünyası böyle. Ben her zaman için, çocukların, kendi dünyalarına, ona olduğu şekliyle ayak uydurabilme, özel kişisel çevrelerinde kullandıklarını öğrenebilme becerisine sahip oldukları olgusuna güvendim: eğer konu tek bir dilse, öyleyse tek bir dil, ikiyse, öyleyse iki ve eğer daha fazlaysa, bunlar da mümkün. Dünyadaki normal durum tekdillilik değil, tersine çokdilliliktir ve özellikle çocuklar, son derece esnek beyin yapıları nedeniyle çokdilliliği geliştirmeye, uygulamaya ve üstüne üstlük eğitimin devam ettiği okullarda ek olarak bir yabancı dil öğrenmeye yatkındırlar.
        Ama bu teoriden çok, yaşanılan pratik değil mi? Bir interkültürel pedagoji profesörünün çocuklarının durumu, hem de Almanya’da her alanda itibar gören bir dil bağlamında, İspanyolcada, zaten uyarlanamayacak boyutta özel bir durum değil mi? Acaba bunun gerçekleşemediği, anadilleri Türkçe, belki de İtalyanca ya da Rusça olan birçok çocuk mevcut değil mi?
        Yaklaşık otuz yıl önce Duisburg’taki bir okul hakkında bilgi sunmuştum (Schmidtke 1981). Yazı, “Daha fazla anadili aracılığıyla daha iyi Almanca” başlığını taşıyor. Elbette bilim son 30 yılda daha da gelişti, ama o dönemdeki bu sununun temel önermesi bugün dahi hala geçerli. Bu okulun ayırdedici özelliği neye dayanmakta?
        Duisburg-Werthauser sokağındaki ilkokul, yetmişli yılların sonuna doğru yüksek oranda yabancı, ağırlıklı olarak İspanyol öğrencilerden, eski, yıkımı bekleyen bir maden ocağı sitesinden gelen neredeyse yüzde yüzünü semtin Türk çocuklarının oluşturduğu bir okula dönüştü. O zamanlar henüz politika için “Federal Almanya göç ülkesi değildir” ilkesi geçerliydi, ancak 2005’teki göç yasasıyla kaldırılan bir yaklaşım. Federal Almanya için bu, okulların ikili bir görevi yerine getirmeleri gerektiği anlamına geliyordu. Bir yandan “oturumun devamı süresince” çocukların entegrasyonuna katkı sunmak ve öte yandan geri dönebilirliklerini kalıcı kılmak. Anadili dersi bu amaca hizmet etmeliydi, çünkü “anayurtlarına” yeniden uyumda çocuklar bir de dil sorunu yaşamamalıydı. Bugün için denilebilir ki, okullar ne bu ne de diğer yönde tam bir yeterlilik gösterebilmişlerdir. Werthauser sokağındaki öğretmenler de benzerini denedi, ama diğer birçok okulun tersine burada, Türkçeye ilgi gösteren ve Türk kökenli meslektaşlarını eşit haklara sahip partnerler olarak derslere dahil eden ve sık sık onlardan, aile ve okul arasında, sadece dilsel değil, diğer açılardan da irtibat kurmasını isteyen bir öğretmenler kurulu mevcuttu.
        Anadilinin korunması görevi, bir yıl içerisinde anadilini ek olarak teşvik etmek şeklinde değişti. Türkçeye normal ders planı içerisinde sabit bir yer verildi, ne de olsa tüm çocuklar evde Türkçe konuşuyorlardı. Ders planı kapsamında bu küçük teknik ve içeriksel değişimin okul yaşantısı üzerindeki etkisi şaşırtıcıydı: Türkçenin daha geniş bir biçimde desteklenmesiyle Almancadaki başarımların, aile ve okul ilişkilerinin ve de okuldaki durumun giderek düzeldiğini öğretmenler tam bir fikir birliğiyle saptadılar. Elbette bu başarı, okuldaki Türkçe öğretmenler ve Türkçe dersi sayesinde gerçekleşmedi. Türkçenin güçlendirilmesiyle aileler, okulun hedefinin, çocuklarını kendilerine yabancılaştırmak olmadığını kavradılar. Öğretmenlerin dillerine gösterdikleri saygıyla, aynı biçimde dinlerine, yaşam biçimlerine ve geleneklerine de değer verdiklerinin anlaşılmasını sağladı. Werthauser sokağı okulu, Türk ebeveynlerin güvenle yaklaştıkları bir okula dönüştü. O andan itibaren spor dersine yönelik neredeyse hiç sorun kalmamıştı ve yüzme dersine de hemen hemen tüm çocuklar katılıyorlardı. Ebeveynler erkek çocuklarını ve kızlarını okul gezilerinden alıkoymamaya başlamışlardı ve ebeveyn grupları okul süreçlerine katılımı genel anlamda artmıştı. Türkçe dersinin genişletilmesi, ebeveyn ve okul arasında bir nevi güven bazı yaratan bir girişimdi ve sınıflardaki öğrenim ortamını da olumlu yönde etkilemişti. Ama Türkçeyi güçlendirmenin kendisi de olumlu bir etkiye sahipti ve Almancanın ilerlemesini sağlamıştı. Bunu anlamak için bir bakıma dil edinimi hakkındaki tasarımlarımızda düşünce değişikliğine gereksinim var. Kural olarak diller, tek tek öğrenilmesi gereken, az çok birbirinden ayrı sözcük hazinelerine, ses bilgisi ve dil bilgisine sahip sistemler olarak anlaşılmaktadır. Birinci dili neredeyse oynayarak, ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkiyi şekillendiren tüm duygulanımlarla (Affektivitaet) anadili olarak öğreniriz. Ebeveynleri ve çevresi tarafından doğru olduğu duyumsanan dili çocuğun öğrenme potansiyeli o denli büyüktür ki, ebeveynlerin konuştukları dile göre, sonuçta Arapça ya da Savahilice ortaya çıkabilir.
        Çocuk tüm davranış biçimlerinde, dilsel açıdan da çevresine uyum sağlamaktadır. Ve eğer çocuğun çevresinde temelden farklı, bildiğimiz dilbilimsel anlamda iki ya da üç dil konuşulmaktaysa (birbirleriyle İngilizce konuşan, şimdi Almanya’da yaşayan Çinli bir baba ile Finlandiyalı bir anne), çocuk da buna uygun olarak dilsel tutumunu genişletecek ve onu çok yönlü kılacaktır, diğer bir ifadeyle özel durumu nedeniyle, çocuk olarak tek dilli bir ortamda yetiştiğinin farkında olmasa da her yönüyle insan dili fenomeniyle yoğun biçimde uğraşmak zorundadır. Bir çocuğun çokdilliliği bu anlamda dil öğrenimini engellememektedir, tam tersi, onu desteklemektedir. Birçok öğretmenin, örneğin bir Türk çocuğunun derste hem anadiline hem de Almancaya yeterince hakim olamamasından dolayı, onun her iki dilde de kendi ortamında ancak yarım düzeyde yaşayabildiği görüşü, çocuğun iki kere tekdilliliği mümkün olamasa dahi, iki dilde de kendini ifade edebilme yeteneğinde yatan potansiyeli doğru değerlendirememektedir. Dilsel yetinin kıstaslarını tekdillilerde koymak, ikidillilik tarafından ortaya konulan yapıyı kavramamaktır.
        Ama her öğrenim için bir güdülemeye (motivation), odaklanmaya ve çevrenin bir talebinin olmasına gereksinim vardır. Bir dil de, anadili ya da ikinci dil, kendiliğinden öğrenilmez. II. Friedrich‘in (1194-1250) insanın ilk konuştuğu dili araştırmak için bir deney yaptığı söylenir. Çocuklar başka hiçbir dil tarafından etkilenmediklerinde hangi dili konuşur? Anlatıldığına göre, bu amaçla bebekler annelerinden ayrılır. Dadılarının onlarla konuşması ve onlara şefkat göstermesine izin verilmez. Söylentiye göre, çocuklar konuşmayı hiç öğrenememişler ve kısa bir zamanda ölmüşler.
        Bu anlatının gerçekliği tartışmalı olsa da, bir model olmadan, uyarıcı zengin bir çevre olmadan öğrenim mümkün değildir. Çevre ne denli çok yönlülüğe sahipse, çocukla uğraşı ve dil de dahil her alana yönelik güdüleme potansiyeli ne denli yoğunsa, çocuk sahip olduğu imkanlar açısından da o denli zenginleşecektir.
        Bu olgulardan, örneğin Almanca bilgileri iyi olmasa dahi, Türk ebeveynlerin, çocuklarının Almanca öğrenimlerinde, daha iyi bir ifadeyle onların dilsel davranış potansiyellerinin genişletilmesinde katkı sunmaları şeklinde çıkarsamalar yapmak da olanaklı.

          – Temel olarak geçerli olan, çocuklar için tek dilli yapay bir ortam oluşturulması gerekmediğidir. Eğer anadili Türkçe ve çevre dili Almanca ise, öyleyse bir çocuk iki dili öğrenme yeteneğine sahiptir.
          – Türkçe konuşan ebeveynler, okul bunu istese de Almanca öğretmenliğine bürünmemeliler. Çocuklar dili ağırlıklı olarak modele bağlı öğrendiklerinden, dil edinimi süreçlerindeki hatalı modeller çoğu zaman dilsel tutumlarda düzeltilmesi zor hatalara yol açmaktadır.
          – Ebeveynler eğer anadillerinde iyi bir dilsel örnek olabilirlerse, bu yolla çocuklarının dilsel çok yönlü tutumlarına yardımcı olabilirler.
          – Bir çocuk dilsel olarak ne kadar çok destek görürse, salt anadilinde de olsa, dili kullanma yeteneği o kadar artacaktır. Farklı bir dil ortamında bulunan çokdilli ebeveynler ya da aileler, çevrenin çocuktan beklentileri daha yüksek olduğundan ek bir sorumluluğa sahiptirler. Ebeveynler çocukla olan tüm faaliyetlerine bilinçli bir şekilde dilsel olarak eşlik etmelidirler ve kendisini dil ile ifade edebilmesi için sık sık fırsat tanımalıdırlar.
          – Çocukların kitaba yakınlaştırılması önemli bir yere sahiptir. En iyi koşullarda her iki ebeveynle herşey hakkında konuşma olanağı verildiğinde, resimli kitaplar, küçük çocuklara bir dizi konuşma fırsatı sunmaktadır.
          – Çocukların dilsel davranışının desteklenmesinde büyük ve eşsiz bir değer, onlar için okumakta yatmaktadır. Bu bağlamda da konu Türkçe konuşan ebeveynlerin Almanca çocuk kitaplarıyla uğraşısı değildir, tersine kendi dillerinde okumalı ve okunanlar üzerinden çocuk ile iletişime geçmelidirler. Çocuk bu şekilde, çevresindeki diğer dili (dilleri) öğrenebilmesinde yararlı olacak dilsel becerilerini yetkinleştirebilir (ausdifferenzieren). Bu alana ayrılan her bir saat, okul yaşamında çocuk için özel ders olarak ödenmek zorunda kalınmaz.
          – Çocuklar dil ile severek oynarlar, yeni sözcükler bulurlar, dilbilgisel yapıları aktarırlar, kendi başlarına bağlantılar ararlar. Ebeveynler bu noktada eleştirmemeli, tersine cümleleri doğru tekrarlayarak çocuğu konuşmaya devam etmek yönünde ve dili yaratıcı bir şekilde kullanmaya yüreklendirmeliler.
          – Alman öğretmenler için de bir tavsiye: Ebeveynlerinizi evde çocuklarıyla anadillerinde konuşmaya çağırın, çocuğun evinde konuşulan dillerdeki kitaplara ulaşabilmeleri için imkanlar yaratın.

        Ebeveynlerin göç koşullarında çocuklarını hangi açıdan daha çok teşvik etmeli, anadilini mi ya da Almancayı mı sorusunun alternatif soru olarak kalmaması gerekir. Türk ebeveynler, az Almanca konuşuyor olsalar dahi çocuklarının Almanca öğrenimini, anadillerinde iyi bir temel vererek, dilsel ifadenin zevkini, (dilsel) becerilerine olan inancını, özgüvenini ve kitap okuma sevincini onlara vererek destek olabilir. Çocuk böylece, Almanca da dahil, başarılı olabilmek için en iyi temele sahip olur.