Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    14. Sayı / Kasım-Aralık 2010



    Die Gaste SAYI: 14 /  Kasım-Aralık  2010

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com



    Entegrasyon Tartışması
    Bitmeyen Bir Öykü
    [Die Integrationsdebatte. Eine unendliche Geschichte]


    Prof. Dr. Wolf-D. Bukow
    (Köln Üniversitesi)





        Aslında Almanya’daki entegrasyon tartışmasında hiç kimse gerçekten ne istendiğini bilmiyor. Herkes bundan başka bir şey anlıyor. Yabancı kelimeler sözlüğüne bakmanın da bir faydası yok. Sözcük esasen “yeniden birleştirmek” anlamına gelmektedir. Salt bu somut olmayan çıkış noktası nedeniyle tartışmanın sınırlarını aşacağı ve bitmeyen bir öyküye dönüşeceği açıktır.
        Elbette daha yakından bakmaya çalışıldığında, sözcüğün en azından esas anlamının çağrıştığı görülebilir. Fakat tartışmalarda bir şeylerin “yeniden birleştirilmesi” değil, ama, daha çok, bir nevi türbülansa uğramış bir şeyin “yeniden oluşumu” konu edilmektedir. Ortaya bir karmaşa çıkmaktadır, çünkü burada neyin yeniden oluşturulacağı somut olarak belirtilmemektedir: Bir zamanların huzur dolu yaşantısı mı, muhafazakar dünya görüşü mü, Hıristiyan Batı mı? Ve nelerin türbülansa yol açtığı da tam anlamıyla bilinmemekte, “hissedilir” bir şey mi, toplumsal kırılmalar mı, krizler ve çatışmalar mı? Ve mutlaka onlara karşı durulması gerekiyor mu yoksa bitmesi beklenebilir mi?
        Belki de toplumbilimlere bir bakış yardımcı olabilir, az ya da çok tahmin edilebilen türbülanslara yönelik düşüncelere bir bakış- öyle türbülanslar ki, bu bitmeyen tartışmaya neden olmakla ve onu tekrar tekrar alevlendirmekle şüphe uyandırmaktalar:

    a) Küreselleşme ve teknolojik dönüşüm tüm toplumların günlük yaşamını, ve böylece Almanya’daki yaşantıyı da ciddi bir biçimde değiştirdi. Kent toplumu ve onunla birlikte kent toplumunun özelliği olan herşey zafer yürüyüşüne başladı. Yerleşik olmak, bir yere bağlılık, ailevi, dini ve geleneksel bağlılıklar azalmakta. Bağlılık daha geç kurulmakta, neredeyse hiç evlenilmemekte, az çocuk sahibi olunmakta ya da yalnız yaşanılmakta. Aynı zamanda daha hareketli, pragmatik, dünyaya açık ve pazarın ve medyanın sunduklarına göre küresel moda ve trendlere yönelimli olarak yaşanmakta. Biraz basitleştirerek yerleşik olmanın yerine hareketliliğin ve küreselliğin geçtiğini söylemek mümkün.
        Bu koşullar altında, bir toplum içerisinde birlikte yaşamın herkes tarafından (bir yerde ne zamandan beri bulunulduğundan bağımsız olarak) sürekli onaylanması ve uyumlandırılması gerektiği açıktır. Ve açıktır ki, bununla birlikte kişiye yönelik talepler artmaktadır. Artık alışılan biçimde devam etmek ile sınırlı kalınamaz. Sürekli olarak yeniden uzlaşılması gerekmektedir ve bugün daha çabuk dişlilerin altına yuvarlanılabilmektedir. Çok şey kazanmak mümkündür, ama etkin olunması gerekmektedir, aksi takdirde çok şey de kaybedilebilir. Bu durum salt bireyi değil, aynı zamanda toplumun tamamını ilgilendirmektedir. Politika bu dönüşüme duyarlılıkla cevap vermelidir. O, özellikle imkanların hazır bulundurulmasına dikkat etmelidir, eğitim imkanları, danışmanlık ve bilgilendirme, kişiyi bu artan dönüşüm için yetkinleştirmek amacıyla hazır bulundurulmalıdır. Bununla birlikte, ayrıca kentsel (urban) birlikte yaşamın ve toplumsal bağlılığın önemli bir ödev olduğu açıktır. Burada her iki tarafta da bilgi, yetkinlik ve girişimcilik söz konusudur.

    b) Hızlanan dönüşüm, özellikle de ilerleyen küreselleşme, bulunulan yerlerdeki günlük yaşamı da değiştirdi. Yaşantı farklı (“renkli”) olmuştur. Haklı olarak günlük yaşamın çeşitlileşmesinden konuşulmaktadır. Bu giderek çok farklı kuralları olan çok farklı durumlarda hareket edilmesine ve çoğu kez alışılmadık şeylerle karşılaşmaya neden olmakta. Elbette bu teşvik ve motive edicidir ve deneyim ve özgürlükler için alanlar açmaktadır. Yeni olanaklara hazırlanılmakta, günlük yaşantı, hayat ve dil alışkanlıkları değiştirilmektedir. Ama sevilen ve değerli olan bir takım şeyler de yok olmakta. Günlük yaşamın bir tür demokratikleşmesi gerçekleşmektedir. Alışkanlık haklarına artık başvurulamaz. Ayak uydurmak isteyen arayı açık tutmamalıdır. Bu, iş açısından olduğu kadar politika, arkadaşlık ve tanıdıklar için de geçerlidir. Bir toplum, bu bağlamda, nüfusun, toplumun önemli tüm alanlarına erişebilmesine dikkat etmelidir, yeterli düzeyde iş yerinin bulunmasına, insanların, toplumun şekillendirilmesine, özellikle politikaya katılabilmelerine, sağlık sisteminin işlemesine dikkat etmelidir. Öyleyse günlük yaşantının bakış açısından da kentsel birlikte yaşam temel bir konudur. Burada sivil toplum gündemdedir.

    c) Böylece küreselleşme ve teknolojik dönüşümün meydana getirdiği değişim, toplumun düzeni, başka bir ifadeyle yapısı için de bir ödevdir. Toplumun kendisi içeride daha hareketli ve dışarıya doğru daha açık olmalıdır. Günlük yaşam için söylenenler, bunlar aslında burada da geçerlidir. Yapılar da küreselleşmektedir, ulus devletlerin önemi azalmaktadır ve yerleşik iktidar yapıları, toplumsal zenginliğin paylaşılması vb. giderek tartışılır olmaktadır.

        Ulusal devlette kendileri için rahat bir yer kuranların sorun yaşayacakları ve değişimi ciddiye almak yerine dünde kök salmaya kolayca özendirilebilecekleri açıktır. Yıllardan beri eski ulus-devlet temsilcileri ile postmodern dönemin, mültikültüralizmin, küresel açılımın ve kozmopolitizmin öncülleri arasında bir çatışma yaşamaktayız. Bu tartışmalar Almanya’da son derece belirgindir, çünkü yerleşik kesimler ve hareketli insanlar arasında, burada girişimci bir sivil topum, bir diğer ifadeyle hareketlilik deneyimi bulunan göçmenler arasında baş göstermektedir. Ama bu çatışmalar açıkça tartışılmamaktadır, çünkü politik kamuoyu, yukarıda şeması çizilen dönüşümü yıllardır gözardı etmekte ve hatta yadsımaktadır. O, dönüşüm ile emin olduğu haklarının, yani alışık oldukları iktidara katılımın kaybolduğunu hissetmektedirler. Bu nedenle popülist davranmakta ve müdavim masalarındaki ulusal devlet dü- şüncesini kendisi için seferber etmeye çalışmakta. Ve bu mültikültürel postmoderniteye karşı, “başka ülke vatandaşlarına” karşı, “yabancılara” karşı, “farklı inançları olanlara” karşı vb. harekete geçmek demektir. 1976’dan beri, demek ki 34 yıldan bu yana politik açıdan tüm önemli konularda (seçimler, ekonomik krizler vb.) nasıl tercihen “ötekine” karşı polemik yapıldığını gözlemlemekteyiz. AB’nin vatandaşlarını korumaya başlamasından bu yana artık onlar “diğer ötekiler”dir, bunlar bizde tercihen Türklerin oluşturduğu grup, ama ayrıca Kosova’dan gelen Sinti ve Romalar, sığınmacılardır vb..
        Güncel entegrasyon tartışması, dünyanın artan küreselleşmesi ve teknik gelişmesine, günlük yaşamın kozmopolitleşmesine ve ulusal-devletin anlamını yitirmesine yönelik deneyimleri olanlar ile, nihayet bu hızlandırılmış dönüşüme ayak uydurmaları gerekenler arasındaki gözardı edilmiş çatışma çizgisinden beslenmektedir. Eğer birinin devralmış olduğu kaynakları yitirmesi söz konusu ise, kim bunu isteyerek yapar? Ne de olsa belediyelerden başlayarak ve devlet kurumlarında sonlandırılacak biçimde toplumsal mercilerin yeniden dengelenmesi zorunlu olurdu. Eğitimin, işin, sosyal ağın, din anlayışının, kültürel uygulamaların vb. tamamen yeniden düşünülmesi ve toplumun farklılaşmasına uygun olarak yeniden düzenlenmesi gerekirdi. Eğer herşey terazinin üzerine konulursa, alışılagelen imtiyazlardan ne arta kalırdı? Çatışma çizgisi görülmek istenmiyor ve klasik bir ikileme giriliyor, bir çelişkiye düşülüyor!
        Entegrasyon tartışması bu çelişkili durumdan kaynaklanıyor. Bir taraftan günlük yaşamın ciddi boyutlarda değiştiği olgusu bir gerçek, diğer taraftan da ayrıca toplumsal mercilerin bu değişimi görmezden gelmeleri de bir gerçek, çünkü ilişkilerin, iktidar paylaşımının vb. önemli biçimde değişeceğinden, yani demokratikleşeceklerinden korkmaktadırlar. Bu hem küçük hem de büyük alanlarda geçerlidir. Hükümet, ta ki sürekli küçülmekte olan ve göç veren bir ülkeye dönüşene kadar göçün itibarını düşürdü. Orta tabaka gesamtschuleleri istemiyor, tersine gymnasiumu diretiyor, çünkü böylece çocukları için rekabeti azaltabileceğini düşünüyor. İdareler, yerleşik kesimler imtiyazlarını yitireceğinden, insanların kökenini görmeden işe almayı reddediyor. Yabancılar dairesi, eğitimde son derece başarılı çocuk ve gençleri topyekün aileleriyle birlikte sınırdışı ediyorlar, çünkü sömürenlerden ve yabancılardan arındırmak istiyorlar.
        Entegrasyon tartışması bir ikilem içerisinde. Eğer günlük yaşamın kozmopolitleşmesine odaklanacaksa, öyleyse çokdilli, mültikültürel, çeşitlileşmiş ve sivil toplumsal olarak temellendirilmiş ve hukuksal açıdan iyi düşünülmüş bir toplum talep etmeli. Eğer durağanlaşan politik kamuoyuna odaklanacaksa ulusal devleti genişletmeli, bir dile, bir dine, bir geleneğe, bir kültüre, bir politik sınıfa vb. yönelmeli.
        Bu çelişki, ayakları yerden kesilen bir tartışma içerisinde değil, insanların günlük olarak bulundukları yerlerde son derece önemli. Türkçenin okul bahçelerinde yasaklanması ve aynı zamanda, eğitim kariyeri sürecinde, bir dil toplumu içerisine girebilmek için en az 1 yıl yurt dışında geçirilmesi isteği dünyaya nasıl anlatılacak? Konuk işçilerin başarıyla alt katmanı doldurmak için kullanıldıkları, ama onların bugün proleterleştikleri için kınandıkları nasıl açıklanacak? Hıristiyanlık içerisinde beş yüz yıldan beri ekümenik diyaloğun boşuna yürütüldüğü, ama öte yandan İslam’ın birkaç yıl içerisinde Hıristiyanlığa ilişkin konulara açık olmasının istenmesi nasıl izah edilecek? Kendi vatandaşları toplumun esaslarını başarıyla gözardı ederken, göçmenin vatandaşlığa geçiş için test edilmesini istemek nasıl kavranılacak? Rasyonel olmayan biçimde yürütüldüğü sürece entegrasyon tartışması bu ikilemi çözemez. O, sonal olarak bir karar vermek zorundadır.

    a) Ya tartışmada Sarrazin, Giordano, Seehofer ve diğerlerinin kültürel ırkçı çizgisine yönelinecektir. Yorumlar ne kadar yetersizse, müdavim masalarındaki etki o kadar büyük olacaktır. Burada entegrasyon bir yandan hemen asimilasyona ve öte yandan dışlamaya dönüşebilmekte. Federal Hükümet’in şu an yaptığı gibi çelişkiyi tasdik etmek, alışık olunan zorla kendine yol açmak, bir başka ifadeyle bitişi beklemek belki de daha da iyi olanıdır. Bu yol içinse giderlerin daha da artması muhtemeldir: Etkisiz bir eğitim sistemi, kentsel birbirine olan bağlılığın erozyona uğraması, girişimci nüfusun artan göçü, toplumun alt gruplarının devam eden yoksullaşması ve sivil toplumsal standartların yoğun biçimde kısıtlanması. Ancak transnasyonal (ulus-ötesi) mercilerin (AB’den başlayıp küresel kuruluşlara kadar) ve sivil toplumun, artan çeşitlilik koşullarında, en azından kentsel birlikte yaşamın asgari standartlarının garantiye alınması için baskı uygulayamaması umut edilebilir.

    b) Ya da tartışmada postmodern gerçeklik ve toplumun kentsel çeşitlilik ile olan, yüzyıllar içerisinde edindiği deneyimleri anımsamak gerekir. Böylece, entegrasyondan, kozmopolit çerçeveli günlük yaşam dünyasında, içtenlikli mesafesi bulunan bir birlikte yaşam için özen göstermek, yani çeşitlilik ile yetkin bir ilişki için özen göstermek olur. Bu şekilde entegrasyon politikası şu yönlere sahip etkin bir insan hakları politikası olur:

            • İş, eğitim, hak, sağlık vb. bakımından eşitlenmek
    • Kişisel yaşam biçemleri, değişik dinsel görüşler vb. açısından kabul görmek
    • Sivil toplum ve genel olarak kamuoyu açısından katılım

        “Post-entegratif” bir tartışmada, ayrımcılık karşıtı politikalarda savunulduğu gibi bir politika söz konusudur.
        Ama şimdi, hukuksal konumlar anlamında ayrımcılık karşıtı yönetmeliklerden farklı olarak olumlu biçimde formüle edilmelidir. En azından, yavaş yavaş, salt pragmatik nedenlerle kent toplumunun bu yolu kabul etmesi ve onun için girişimde bulunması gerekiyor. Frankfurt, Münih ya da Berlin gibi kentlerdeki kısmen “post-entegratif” tartışma göstermektedir ki, artık çokdilli, mültikültürel, çok dinli ve renkli karışımları olan çevre gerçekliği bir yana bırakılamaz, hatta bu tartışma söz konusu gerçeklikte farklı bir dinamik saptamaktadır- postmodernitede birlikte yaşamı başarıyla hızlandırabilen bir dinamik. Mistik entegrasyon tasarımlarını korumak yerine, uygun bir birlikte yaşama yönelik bu post-entegratif tartışmaya, bu tartışmanın nesnesi olan toplumun tüm üyeleri yoğun bir özen göstermelidir. O, ne salt politikacılar ne de iyi niyetli inisiyatifler ya da paternalist danışma kurulları tarafından değil, tersine sözü edilenler tarafından ve eşit seviyede yürütülmelidir. Ve bu tür tartışmaların sonuçları da politik açıdan hayata geçirilmelidir.