Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    20. Sayı / Ocak-Şubat 2012



    Die Gaste 20. Sayı / Ocak-Şubat 2012

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com


    Batı Avrupa’da
    Irkçılık Neden Yaygınlaşıyor?

    Doç. Dr. Kutlay YAĞMUR
    (Hollanda/Tilburg Üniversitesi Öğretim Üyesi)




    Sağ partilerin “nefret politikalarına” teslim olmaları şaşılacak bir şey değildir, ancak sol partilerin bu ırkçı nefrete “dur” demelerinin zamanı geldi de geçmektedir. Hollanda’nın ve Almanya’nın sol partileri artık sağın politikalarına teslim olmak yerine gerçek sol siyaseti hayata geçirmelidirler. Çünkü sol ideoloji çoğulcudur ve azınlıkların haklarına saygı gösterir. İnsanların eşitliği temel ilke olmalıdır. Din, dil, renk, ırk ayrımı gözetmeden devlet çoğulculuğa sahip çıkmalıdır. Sonuçta insanlar başkalarının haklarına saygı duydukları kadar insandırlar.
        Almanya, Hollanda, Norveç, Danimarka gibi ülkelerde yükselen ırkçılığın derinlemesine tartışılması ve nedenlerinin çok iyi anlaşılması gerekiyor. Bu tartışmayı yaparken elbette tüm Batılıları bir kefeye koyma gibi bir hataya kesinlikle düşülmemesi gerekir. Aydınlanmanın ve insan haklarının beşiği olan Avrupa medeniyetini yargılamak gibi bir niyetimiz olamaz. Ancak uzun yıllardır Batı Avrupa’da yükselen ırkçılık ve nedenlerini iyi anlamamız gerekmektedir. Bu saldırıların kaynağını anlayarak gerekli önlemlerin alınması için bir farkındalık geliştirebilir ve ilgili toplumsal kesimlerle irtibatımızda düşüncelerimizi ifade edebiliriz. Dolayısıyla da Batı Avrupa’da yaşayan Türkler olarak daha huzurlu ve mutlu bireyler olabiliriz. Sonuçta yaşamın en önemli emellerinden birisi barış ve huzur içinde diğer insanlarla uyum içerisinde hayatımızı sürdürmektir.
        Almanya’da Nazi ruhlu faşistlerce işlenen cinayetler insanlığın bir kez daha kanını dondurdu. Tek amacı çoluk-çocuğunun rızkını kazanmak olan ve geç saatlere kadar çalışan dönerciler cinayete kurban gittiler. Bu insanların en önemli ortak noktası Almanya’da “yabancı” olmalarıydı. İnsanları farklı etnik veya dini kökene sahip oldukları için öldürebilen ruhun hastalığı çok tehlikelidir. Bu hastalık tarih boyunca tüm insan kitleleri arasında görülmüştür. İğneyi kendimize batıracak olursak, Maraş’ta sırf Alevi oldukları için çoluk çocuk katledilen insanları unutmayalım. Aynı şekilde Sivas ve Çorum katliamları yakın tarihimizin acı olaylarıdır. Nitekim daha 1993 yılında Sivas Madımak Oteli vahşetini hiç unutmayalım. Farklı inanç ve görüşlere sahip olduğu için başkalarını öldüren zihniyetin de bu Nazi zihniyetinden farkı yoktur. Sırf kendinden farklı etnik köken veya dini inanca sahip olduğu için diğerini öldüren zihniyet insanlığın yüz karasıdır. Dini veya etnik temellere dayanan ırkçılığın tüm insanlığın ortak sorunu olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Evlerde ve okullarda ayrımcılığa karşı eğitim verilmediği sürece; devletlerin ırkçılığa karşı somut önlemler almadığı sürece bu vahşet farklı kılıf ve içerikte devam edecektir. Önemli olan ırkçılığın ve ayrımcılığın insanlığın ortak düşmanı olduğunu kabul etmek ve bu doğrultuda ortak mücadele vermektir. Yaşanan sorunların sadece aşırı gruplardan kaynaklandığını öne sürmek sorunun ciddiyetini inkâr etmektir. İnsanları dil, din, etnik köken ve ten rengi konusunda ayrıma tabii tutmak ırkçılıktır. İnsanlar arasındaki farklılıklardan yola çıkarak toplum içerisinde nefret yaymak ve bir grup insanı hor görmek kabul edilemez.
        Son dönemde Almanya’da ortaya çıkarılan organize cinayetleri işleyenler mutlaka hasta insanlardır. Akıl sağlığı normal hiçbir kişi bir başkasını sırf farklı etnik kökenden olduğu için öldürmez. Almanya’da işlenen bu cinayetleri Nazi çetelerine yüklemek işin içinden en kolay şekilde sıyrılmaya çalışmaktır. Almanya’da evleri ve işyerlerini kundaklayanları bulmayanlar ve bu olayları araştırmayanlar bu işlerin ortak failidir. Yani eşit derecede suçludurlar. Okullarda gizli veya açık yabancı düşmanlığı yapan eğitimciler bu katillerin ortaya çıkmasında sorumluluk sahibidirler. Etnik gruplar arasında ayrımcılığı körükleyen birçok siyasetçi ve göçmenleri aşağılayan insanlar, cinayete azmettirme suçunu işlemişlerdir. Alman Merkez Bankası eski yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin yazdığı “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabıyla yabancıları özellikle müslüman Türkleri aşağılamış, yabancıları Almanya’ya bir tehdit olarak göstermişti. Aslında toplum içinde kışkırtıcılık ve nefret tohumları saçtığı için yargılanması gerekirdi. Özellikle Türkleri zekâ olarak düşük gösterdiği için bu eski bankacıya hakaret davaları açılmalıydı. Nihayet bu eski bankacı yabancı düşmanlığını körüklediği için öldürülen dokuz dönercinin ve onlarca işyeri ve evi kundaklayanların kışkırtıcısı durumuna düşmüştür. Toplumda sorumluluk sahibi insanlar ettikleri sözlere dikkat etmelidir; aksi halde ruh sağlığı yerinde olmayan yabancı düşmanları hiç umulmadık bir biçimde bu yabancı karşıtı sözlerden kendilerine görev çıkarır ve en akıl almaz cinayetleri işleyebilirler. Avrupa ve siyasetçileri bu yabancı düşmanlığını kontrol altına almadıkları sürece Batı Avrupa çok ciddi ırkçı saldırılara gebe olacaktır. Ekonomik refahıyla öğündüğümüz bu sırça köşk, eğer gerekli önlemler alınmazsa hepimizin tepesine çökebilir.
        Almanya Başbakanı Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve İngiltere Başbakanı Cameroon peş peşe yaptıkları açıklamalarla Avrupa’da çok kültürlülüğün iflas ettiğini ilan etmişlerdir. Aslında iflas eden çok kültürlülük değil, bu çok kültürlülüğü kabul edemeyen zihniyetin baskıcı önlemlerinin iflasıdır. Avrupalı siyasetçilerin dışlayıcı ve baskıcı tutumları iflas etmiştir. Yabancı düşmanlığı üzerine kurulu tüm siyasi yaklaşımlar iflas etmiştir. Toplum içerisinde gerilim yükselmiş, yabancı kökenliler birlikte yaşanan vatandaşlar olmaktan çıkarılmış ve potansiyel tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır. Bunun sonucu Almanya’daki ırkçı nefret kaynaklı siyasi cinayetlerdir. Katiller bellidir ancak bu katilleri yaratan sistem sorgulanmadan bu işin arkası kesilmeyecektir. Başka masum insanlar sırf müslüman oldukları için veya sırf saçları siyah olduğu için kurşunlanabilecektir.
        Irkçı nefretin yayılması her zaman yabancıları vurmaz. Yaratılan nefretten etkilenen ırkçılık hastalığı bazen hiç umulmadık yerlerde hiç umulmadık çevreleri de vurabilir. Nitekim Oslo’da 94 kişiyi öldüren cani ruhlu ırkçı sadece yabancıları değil, Norveç toplumunun kalbini vurmuştur. Internet üzerinden yapacağınız bir arama ile bu katili haklı gören daha binlerce ruh hastası olduğunu da kolaylıkla göreceksiniz. Oslo cinayetlerinden sonra bile daha yüzlerce insan Internet’e koydukları dosya ve filmlerle Oslo’da işlenen cinayetlerin sebebinin çok kültürlü politikalar olduğunu öne sürmektedirler. Caniyi haklı çıkarmaya çalışanlar asıl suçlunun toplumlarında artan çok kültürlülük ve yabancılar olduğunu öne sürmektedirler. Bu söylemin kökeni Merkel ve Sarkozy gibi siyasetçilerin çok kültürlülüğü tehdit olarak göstermeleridir. Aslında Norveç’te işlenen cinayetlerin sebebi bellidir. Yabancı düşmanlığı ile ruhları zehirlenen insanları bu hale getiren sistem sorgulanmalı ve yabancı düşmanlığının bir insanlık suçu olduğu ortaya konmalıdır.
        Hollanda’da her gün insanlık suçu işleyen Geert Wilders adlı şarlatan siyasetçinin her gün topluma nefret tohumları ektiği ve bu tohumların artık fidan olduğu gerçektir. Batı-Avrupa’nın gerçek aydınları ve devlet adamları gereken önlemleri almazlarsa özellikle Türkler ve Arapları çok zor günler beklemektedir. Sürekli aşağılanan, horlanan göçmen gençleri ve çocukları bu nefret politikaları karşısında her geçen gün daha köşeye itilmekte ve kendi içlerine kapanmaktadırlar. Özgüveni düşük bireylerin eğitimde başarılı olmaları, haklarını savunmaları ve kendi kimlikleri ile mutlu olmaları zordur. Diğer taraftan ırkçı nefretle büyütülen Batı-Avrupalı gençlerin çok kültürlülüğü benimsemesi ve etnik azınlıklara karşı hoşgörülü olmaları da zorlaşır. Bu zehirli ortamın ne Batı Avrupa toplumlarına ne de bu toplumda doğup büyüyen göçmenlere faydası vardır. Sağ partilerin “nefret politikalarına” teslim olmaları şaşılacak bir şey değildir, ancak sol partilerin bu ırkçı nefrete “dur” demelerinin zamanı geldi de geçmektedir. Hollanda’nın ve Almanya’nın sol partileri artık sağın politikalarına teslim olmak yerine gerçek sol siyaseti hayata geçirmelidirler. Çünkü sol ideoloji çoğulcudur ve azınlıkların haklarına saygı gösterir. İnsanların eşitliği temel ilke olmalıdır. Din, dil, renk, ırk ayrımı gözetmeden devlet çoğulculuğa sahip çıkmalıdır. Sonuçta insanlar başkalarının haklarına saygı duydukları kadar insandırlar.