Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    21. Sayı / Mart-Nisan 2012



    Die Gaste 21. Sayı / Mart-Nisan 2012

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com


    Yalnız Değilsin Arkadaş,
    “Dil”e Gel..!


    Ozan DAĞHAN





        “Mrb”(Merhaba), “slm”(Selam), “nsl” (Nasılsın?), “kib” (Kendine iyi bak!) vb. gibi 160 karakterle sınırlandırılmış SMS’lerle başlayan, günümüzün dahiyane “buluş”u Twitter vb. ile süregiden ve artık kullanıcıların ve takipçilerin nerede, ne iş ile “meşgul” olduklarını “an ve an paylaştıkları” bir dönemde “algı”dan, “düşünce”den, “kavram”lardan söz etmek, aynı zamanda toplumsal, eğitsel, siyasal ve kültürel sorunlara ve çözüme ilişkin “kavrayış”ı ele almak pek de yanlış olmayacaktır.
        Amaç, uzun uzun “sözcükler” üzerinde derin entelektüel bilgi aracıyla “hayali bilgelik” sergilemek olmadığından, biz konunun Türkiyeli göçmenlerin Almanya’daki yaşam serüvenleri boyunca, onların somut yaşam koşullarından türemiş sorunlarının çözümüne ilişkin “düşünce”lerin, diğer bir ifadeyle süreç içinde ortaya çıkan, biçimlenen, değişen ve yok olan “Yabancılar Politikası”nın kavranış biçimi üzerinde duracağız.
        “Yabancılar Politikası” adı altında türeyen ve sorunların çözümü kapsamında şekillenen “düşünce”nin hem teorik hem de pratik yönden çöktüğü, bir geçerliliğinin kalmadığı ve köhneliği gözlemlenebilir bir gerçektir. Fakat gerçek bilimsellikten yoksun, salt pratik amaçlı ve mekanik çalışma içgüdüsü içinde hareket etme olgusu varlığını sürdürdüğünden, bu konuları ele almak zorunda olduğumuz ve tartışılması gereken ivedi konulardan biri olduğu da diğer bir gerçektir. O nedenle göçmenlik olgusunun yarattığı sorunların nihai çözümü için uğraş edinilirken, aynı zamanda bu tür steril düşünce ve kavrayış biçimleri ile de mücadele edilmesi zorunludur.
        Konunun özü gereği bu “sözcüklerin” açılımlarıyla başlayalım.
        “Algı”, objektif dünyanın duyu organları üzerindeki etkisiyle, bir objenin bilinçte beliren yansısı, görme, işitme, dokunma biçimindeki duyumlar algı unsurlarıdır. Kavram, fenomenlerin ve süreçlerin özünün bilinmesini, onların asli görünümlerinin ve özelliklerinin (atributes) genelleştirilmesini mümkün kılan, dünyanın zihinde yansıması formlarından biri. Kavram, aşağı bir dereceden yüksek bir dereceye yükselen, tarihsel olarak gelişme halindeki bilginin bir ürünüdür. Düşünce ise, özel biçimde organize olmuş madde olarak beynin en yüksek ürünü, objektif dünyanın kavramlar, teoriler, vb. halinde yansıtıldığı aktif süreç. (bkz. Korkmaz, Mehmet, 2011)
        Almanya’nın gelişmiş üretim ilişkilerine sahip bir ülke olduğu, toplumsal ve diğer tüm unsurların da bu üretim ilişkileri sürecinde ve sürecine göre geliştiği bilinmektedir. “... her uygarlık, belli iktisadi yapının biçimlendirdiği bir değerler sistemidir.” (Tanilli, Server, 2010). Üretim ilişkilerinin niteliği, hem ülke içinde hem de uluslararası ölçekte ekonomik, toplumsal ve siyasal gücünün ve etkisinin de özelliğini belirlemektedir. Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden var edilme sürecinde etkin rol oynayan Türkiyeli göçmenlere bakış açısının, üretimde kullanılacak “ucuz işgücü” gerçeği hemen herkes tarafından kabul edilir bir durumdur. Türkiyeli göçmenlerin üretim sürecindeki yeri ve rolü, onların Alman toplum yapısı içinde varoluşunu ya da yok oluşunu, diğer bir ifadeyle üretim sürecinin sınıflandırdığı katman esasına göre belirlenmiş olup emek gücü özelliğiyle varolmuş, toplumsal ilişkiler içinde ise yok sayılmıştır.

          “…insanların üretim faaliyetlerinde kullandıkları maddesel araçlar ve teknik, bu üretim faaliyetinin doğurduğu ilişkiler, giderek bütün bunları kapsayan üretim biçimi, uygarlıkların tanımında önemli rol oynuyor. İnsanın belli bir toplum içindeki varlığı, bilincini etkileyen ve mülkiyet kavramı, bireylerin ya da grupların toplum içindeki görevler bakımından farklılaşmasını, başka bir deyişle ‘sosyal sınıf’ları yaratan da bunlar aslında...” (Tanilli, Server, 2010).
        Bilindiği üzere, görülen Türkiyeli göçmenlerin eğitimden kültüre, ekonomiden politikaya kadar her şeyin, ekonomik esasa dayalı ve ekonomik esası belirleyen üretim ilişkilerine göre üretilen yabancılar politikasına ve onun içerdiği siyasal uygulamalara göre yaşam biçimlerinin geliştiğidir. Burada hemen belirtelim, ekonomik esas belirleyici unsurdur, fakat unutulmaması gereken tüm verilerin ve gelişmelerin bir bütün olarak içte ve dışta birbirleri ile ilişkili olduğu, birbirlerini etkilediği ve değiştirdiği, aynı zamanda tüm etmenlerin oluşum, gelişim ve yok oluş “süreç”inin göz önünde bulundurulmasıdır.
        Almanya’nın “göç ülkesi” olduğunu açıklamasının ardından “entegrasyon” kavramı altında Türkiyeli göçmenler tartışılmaya başlandı. Angela Merkel, “Entegrasyon, bir ülkenin yaşam tarzına dahil olmaktır. Alman vatandaşlığı taşıyanlar, istisnasız bu ülkenin vatandaşlarıdır. Sadakat, Alman devletine aittir.” şeklinde konuyla ilgili görüşünü bildirirken, dönemin İçişleri Bakanı Otto Schily (SPD) “En iyi entegrasyon asimilasyondur!” dedi. CDU ise “…devlet, hiçbir zaman bugünkü kadar entegrasyona yatırım yapmamıştır” açıklamasında bulundu.
        Çok geçmeden “Multi-Kulti” keşfedildi ve her şeyin önüne bir “multi” eklenerek tartışılmaya başlandı. “Çokkültürlülük, çokdillilik, çokdilli eğitim, sanat, edebiyat vb. gibi kavramlarla Alman toplum yapısının değişime uğradığını ve “çok”un Alman toplumuna “katkı” sağlayacağı su katılmamış pragmatik bir anlayışla övüle övüle yabancılar politikası olarak topluma benimsetmeye çalışıldı. Fakat “multi-kulti”nin ömrü uzun olmadı. 16 Ekim 2010 tarihinde CDU/ CSU Gençlik Örgütü’nün toplantısında Angela Merkel “çokkültürlü” yaklaşımın başarısız olduğunu söyledi. Aynı toplantıda konuşan Bavyera Başbakanı H. Seehofer “çok- kültürlülüğün” öldüğünü ve CDU/CSU’nun yeni anlayışının “deutsche Leitkultur” (Yönetici Kültür) olduğunu ilan etti.
        “Hıristiyan-Yahudi geleneğinin ve tarihi birikimlerinin, Almanya'da toplumun birliğinin esasını ve öncü kültürünü oluşturduğu” saptamasından yola çıkan “deutsche Leitkultur” anlayışı, uzun yıllar sözü edilmeden varlığını sürdüren bir “entegrasyon” anlayışı olarak kalmıştı. İlk kez 1998 yılında Zeit gazetesinin sahibi Theo Sommer tarafından ortaya atılan “deutsche Leitkultur”, 25 Ekim 2000’de, dönemin CDU grup başkanı olan Friedrich Merz tarafından dile getirilmiş, ancak büyük tepkiler üzerine “unutturulmuş”tu. (Die Gaste, 2010)
        Pek çok durumda yeni söylemlerle, yeni uygulamalarla, yeni çözümlerle ortaya çıkan bu “düşünce”lerin özü değişmemiştir. Topluma “yeni”ymiş gibi sunulan bu düşünceler, eski uygulamaları şiddetle reddetmiş ve “eskiyi” karşı bir görüş olarak göstermeye çalışmıştır. Öyle ki, konu CDU/CSU (Hıristiyan Demokratlar) gibi “muhafazakar” bir parti olunca “yeni”ye göre söylem ya da düşünce üretmek, uzlaşmazı uzlaşır kılmak gibi, diğer bir ifadeyle kendi siyasi çıkar ve çıkar ilişkileri noktasından hareketle “yabancılar politikasını” konjonktürel olarak uyumlandırmasının/ dönüştürmesinin bir ifadesidir. Eski Cumhurbaşkanı Christian Wullf’un 3 Ekim 2010’da Almanya’nın Birleşme Günü’nde yaptığı konuşmada geçen ifadeler bu çelişkiyi net olarak ortaya koymaktadır:
          “Öncelikle açık ve net bir tutumumuz olmalıdır: Bağlılığı yalnızca pasaport, aile tarihi ya da din ile sınırlandırmayan bir Almanya anlayışı. Hıristiyanlık kuşkusuz Almanya’nın bir parçası. Yahudilik kuşkusuz Almanya’nın bir parçası. Bu, bizim Hıristiyan-Yahudi tarihimiz. Fakat İslam da artık Almanya’nın bir parçası...” (Die Gaste, 2010)
        Geçen 50 yıl içinde genel olarak yabancılara, özel olarak Türkiyeli göçmenlere yönelik geliştirilen düşüncelerin dolayısıyla yabancılar politikasının tarih içinde somut olarak işe yaramazlığı kanıtlanmış olmasına rağmen halen varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Biçimsel olarak değişime uğrayan bu anlayış, Türkiye’nin eski cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in sözüyle, “dün dündür, bugün bugündür” mantığının başka bir sürümüdür Almanya’daki bu durum. Her yeni bir düşüncenin türetilme aşamasından sonra toplumdaki yansımasını ölçmek, diğer bir ifadeyle toplumu “denek” olarak kullanmaya kalkışmak, toplumun gerçeklerin farkına vardığında vereceği cevabın şiddetini artırmakla birlikte, her “denek”in kuşaklar üzerindeki etkisi ve daha ötesi kuşakların yok olmasına göz yummakla eşdeğer olduğunu söylemek zorundayız. İster “entegrasyon”, isterse “multi-kulti”, gerekse “deutsche Leitkultur”, Alman egemen anlayışın ve dolayısıyla “Yabancılar Politikası”nın özü açıktır: “…artık sorunların ne olduğunun, nereden kaynaklandığının hiçbir önemi kalmamıştır. Tek bir sorun vardır: Göçmen işçilerin geri gönderilmesi.” (Onay, Ahmet, 2008)
        Asıl soru ise, bu durum karşısında yapılması gerekenin ne olduğudur. Olaylar ve olgular karşısında farkında olmak, öne sürülen düşüncenin doğru olup olmadığının sorgulanmasını sağlayacağı gibi, bilinçli bir “tavır”ın da gelişmesini mümkün kılar. Kısa vadeli çıkarlar ve uzun vadeli hayaller için “iyi niyet”li görünmek, yaşananlara kayıtsız kalmak sorunu yok saymakla eşdeğerdir. Bugün bilinçli olarak çözümsüzlükle örülmüş düşüncenin etrafında toplanmış tüm unsurların eksik bilgi ya da deneyimden kaynaklandığı düşünülebilir. Fakat bu durum, her ne koşulda olursa olsun yapılanın doğru olduğu anlamına gelmediği gibi, topyekun teslim olunduğunu gösterir. Sonuç olarak, tüm bunlardan ortaya şu soru çıkar: Türkiyeli göçmenlerin gerçek dostları/temsilcileri kimlerdir? Sorunun cevabını verecek olan yine Türkiyeli göçmenlerdir.
       
       
        Kaynakça:
        – Korkmaz, Mehmet (2011). “Entegrasyonun Fiziksel Formülü”, Die Gaste, Sayı 16, Mart-Nisan 2011.
        – Tanilli, Server, Uygarlık Tarihi, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları, 2010.
        – Die Gaste, "Multikulti ist Tot", Sayı 14, Kasım-Aralık 2010.
        – Onay, Ahmet. “Asimilasyon, Entegrasyon, Eğitim ve Din”, Die Gaste, Sayı 1, Mayıs 2008.