Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    23. Sayı / Eylül-Ekim 2012
    “Alman Eğitim Sistemi, Entegrasyon Politikaları ve Göçmenler” Sempozyumu / 6 Ekim 2012



    Die Gaste 23. Sayı / Eylül-Ekim 2012

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Medya
    Entegrasyona Nasıl Katkıda Bulunabilir?
    [Wie können Medien zur Integration beitragen?]


    Prof. Dr. Dieter WIEDEMANN
    (Konrad Wolf Film ve Televizyon Yüksekokulu Rektörü)



        Birkaç yıl önce yayınlanmak üzere “Filmde Göç ya da: Çaresizce Duvara Karşı” konulu bir makale yazmıştım.1 Bu makalede, uzun bir aradan sonra yeniden entegrasyon ve medya hakkında –basılı olarak– görüşümü dile getirmiş oldum!
        Yabancı vatandaşların medya aracılığıyla entegrasyonu hala çok yavaş ilerliyor olmasına rağmen, bu makale, yayıncılık ve medya politikaları bağlamında sonuçsuz kaldı. Bir medya bilimcisi, rektör ve medya pedagoğu olarak bunun nedenlerini çok farklı toplumsal ve medya alanındaki gelişmelerde görüyorum. Bunlardan bazılarını ana hatlarıyla özetlemek istiyorum:
        – Federal Almanya medyasındaki egemen söylem, öncelikle –eğer böyle birşey söz konusuysa– medya aracılığıyla şiddetin sosyalizasyonu, medyada yoğunlaşma, ikili medya sistemi için yasal varlık güvencesi, çevrimiçi medyada olası ticaret alanları vb. konulara yöneliyor, medya kültürü ve böylelikle de entegrativ medya söylemi ise geniş ölçüde “açılış konuşmaları”nın konusu haline dönüşmüştür;
        – Görsel medya üretimi eskiye göre daha çok ulusal ya da bölgesel özelliklere yönelmekte: (Alman) film ve televizyon yapımları, çekimler için her ne kadar giderek uluslararası arayış içerisinde olsalar da, anlatılan olaylar genellikle ulusal ya da bölgesel düzeyde kalmaktadır (Güncel örnekler olarak şu yapımlara değinilmiş olsun: Ben Bir Starım, Beni Buradan Kurtarın! Rüya Gemisi, Olay Yeri, İmdat Polis 110, Almanya Süper Starını Arıyor vb.).
        – Dijital sonsuzluğa yapılan dağıtımda olanakların çoğalması giderek çokkültürlü diyaloğu önlemekte ve medya hizmetlerinde kültürel bölgeselleşme ve etnik uzmanlaşma geçmişe oranla kültürlerarası söylemi engellemektedir;
        – Bazı ülkelerde sunulan medya hizmetlerindeki uluslararasılaşma ve aynı zamanda etnik uzmanlık, grupların yeniden ve yeniden kendi etnik yapılarına geri çekilmesini olanaklı kılıyor;
        – Burada ana hatlarıyla çizilen, Almanya’da yaşayan farklı etnik gruplara ait ve yetişmekte olan insanların farklı medya deneyimleri, kendilerine uygun bütünsel bir film ve medya eğitimi verilmesini zorlaştırıyor.
        Ben aşağıda bu beş konuyu ayrıntılandırmak ve tartışmak istiyorum.
        1. Görev ve kültürlerarası bir ödev olarak film ve medya eğitimi
        Bu konu medyanın kendisi kadar eskidir, Eflatun dahi bu konuda iki bin yıl önce görüşlerini açıklamıştır:
        “Biz çocukların herhangi bir masalı, birilerinin hayal ettiklerini, dinlemelerine ve bu şekilde, yetişkin olduklarında, kanımızca sahip olmaları gerektiğini düşündüğümüzün çoğunlukla tersi olan tasarımları tinlerine yerleştirmelerine öylece izin mi verelim? – Buna kesinlikle öylece izin veremeyiz. Görünüşe göre, ilk olarak hangi masal ve efsanelerin yazıldığını ve onların hangi masalı iyi yazdığını denetlememiz, bunu almamız, iyi olmayanı dışlamamız gerekiyor” (EFLATUN).
        Ben bu alıntıyı birçok kez medya pedagojisi sunumlarında ve yayınlarda kullandım, çünkü o, bir yandan sanatın özgürlüğünü ve diğer yandan toplumsal sorumluluğu çok açık biçimde ortaya koyuyor.
        Bu, medyada şiddet ve bunun araştırılması, etki beklentileri ve kanıtları, gençlerin medyadan korunması ve medya yeterliği tartışmalarımız için uygun bir alıntıdır.
        Benim ve başkalarının da severek kullandığı bir diğer alıntı: “Gençlik bugün lüksü seviyor. Görgüsüz, otoriteyi küçümsüyor, yaşlılara saygısı yok ve çalışması gerektiği yerde gevezelik ediyor”. Bu alıntı her zaman Sokrates’e dayandırılmış, ancak hiç kanıtlanamamıştır. Sokrates’e (kanıtlanmamıştır, ancak Sokrates’in bir tür “kuşaklar çatışması”ndan şikayet ettiği bilinmektedir) ve Eflatun’a yapılan bu göndermeler kanımca iki sorunu açığa çıkarıyor:
        1. Tarihsel alıntılarla güncel sorunları betimlemek ve aynı zamanda sorunlu durumun yeni boyutları üzerindeki dikkatleri dağıtmak kolay görünüyor;
        2. Eğitim tasarıları Sokrates ve Eflatun’dan bu yana değişmiştir, benzer sorunlar ise kalmıştır.
        Bu nedenle günümüzde “denetlemek” ve “(iyi yazılmamış olanları) dışlamak” neyi ifade eder?
        “Denetlemek”: Yasa ve yönerge (örneğin Gençlerin Medyadan Korunması için Devlet Sözleşmesi), kurumlar, komiteler ve komisyonlar (örneğin KJM, FSF, FSM, FSK, radyo yayın kurulları) ile kamusal kuruluşlar (örneğin Gençler İçin Tehlikeli Yazıları Denetleme Federal Dairesi) ve elbette pedagoglar ve tabi ki ebeveyn olmak.
        Ancak burada örnek olarak verilen “denetleyiciler”, bu görevi, kısmen, denetledikleri medya yapımcıları için yalnızca çok farklı önem taşıyan konularda yapabilirler, ki bu farklılık ayrıntılandırılmış “dışlama olanaklarından” türer: Örneğin FSK, FSF ve FSM belirli yapımlar için aynı ölçüde yaş sınırlamasını saptayabilir. Bunu kabul ettirebilme olanakaları ise, sinemada, televizyon ve internette olduğundan çok daha etkilidir. Bu tür dışlama girişimleri yapımcılar için farklı sonuçlar doğurabilir. Bir sinema filmi yapımcısı açısından belirli bir yaş sınırlaması gişede ciddi kayıplara neden olabilirken, bir televizyon ya da bilgisayar oyunu yapımcısı bundan çok daha az etkilenir.
        Kanımca toplum bu nedenle çocuk ve gençlerin medya yeterliğini bugün olduğundan daha çok geliştirmelidir, çünkü çocuk ve gençler, çağdaş medya toplumlarında kendileri için uygun olmayan (gelişimlerini olumsuz etkileyen) yapımlardan gerçek anlamda ve etkin olarak korunamaz. Ama medya yeterlikleri gelişmiş çocuk ve gençler için yeterli düzeyde kaliteli medya ürünleri hazır bulundurulmalıdır.
        Böylece etkili ve uygulanabilir bir film ve medya eğitiminin içerikleri sorusu gündeme gelmektedir.
        Film ve medya eğitimi ilkece üç karmaşık soruyu ele almalıdır:
        1. Filmler ve diğer görsel medyalar toplumumuzda hangi işlevleri yerine getirebilir ve yerine getirmek istemektedir?
        2. Çocuk ve gençlik dönemlerinde hangi bireysel işlevleri yerine getirebilirler?
        3. Film/medya dünyasını aynı değerde yaşamak ve onun deneyimini edinmek hangi yetenek ve becerileri gerektirir?
        Görüldüğü gibi ben burada görsel medyanın algılanması ve yorumlanması kadar kültür tekniklerini (örneğin yazma ve okuma) öğrenme ve bu tekniklerin deneyimini edinmenin zorunlu olduğundan yola çıkıyorum. Bu bireysel özdeneyim süreçleri aracılığıyla gerçekleşebilir –ama gerçekleşmesi mutlak değildir!– aile ortamında gerçekleşebilir –ama gerçekleşmesi mutlak değildir!– ama kanımca pedagojinin yönlendirdiği süreçlerle aktarılmalıdır.
        Burada, estetik ve sosyal-etik bakımdan başarılı olabilen bir film iletişimi için ana hatlarıyla çizilen esaslar çocuk ve gençlerde geliştiği oranda, 1. ve 2. noktalarda betimlenen kültürel görsel medyanın toplumsal ve bireysel işlevleri etkin olabilir.
        Bu saptama ile kesinlikle kamusal ve özel çocuk programı yapımcılarının (sinema, televizyon ve internette) çabaları sorgulanmak istenmemektedir, ancak okuma ve yazma öğrenimi, birkaç yüzyıldan beri yayımlanan resim ve masal kitaplarının öncelikli başarısı olarak yorumlanamaz. Bu nedenle bu noktada çocuk ve gençler tarafından şu an kullanılabilen görsel medyaya ilişkin birkaç görüş belirtmek gerekiyor. Çocuk ve gençlerin medya kullanımıyla ilgili araştırmalarda, televizyon, çevrimiçi medya ve bilgisayar oyunlarından önce gelen en önemli görsel araç olarak ağırlığını korumaya devam ediyor, sinema ise genç kuşağın kullandığı günlük medyadan çıkarak, bir etkinlik aracı rolüne bürünmüştür. Güncel KIM ve JIM araştırmlarında bu olgu şöyle yansıyor:
        – Bugün çocuklar da kendileri için önemli/ilginç görsel medya hizmetlerinden yararlanabilecekleri temel araçlarla donatılmıştır (televizyon, bilgisayar, cep telefonu, fotoğraf makinesi vs.);
        – Medya bağlılığı bakımından televizyon hala en önde yer alıyor (televizyon %68’in vazgeçmek istemediği bir araç), ardından %25 oranla artık bilgisayar/internet geliyor; 2010’da 12 ile 13 yaş arasındaki çocuklarda bilgisayar, az bir farkla artık televizyonu da geçti: %41’e %40! Kitap, 6 ile 13 yaş arasındaki çocukların yalnızca %8’i için vazgeçilmez bir araç. İlgi alanları bakımından da medya belirleyici bir rol oynuyor. %76 müzik ile, %65 bilgisayar/internet oyunları, %63 sinema ve film, %60 bilgisayar ve internet ve %47 kitap ve okuma ile ilgileniyor;
        – Ama çocukların gerçek boş zaman etkinliklerinde hala klasik medya araçları ağırlığını korumaya devam ediyor: Televizyon (%76 günlük/neredeyse günlük kullanım), müzik dinlemek (%40), cep telefonu (%31), radyo (%25), bilgisayar oyunları (%16), bilgisayar kullanımı (%13), kitap (%11), mizah dergileri (%6) ve gazete (%2).2
        Aşağıdaki sonuçlarda görüldüğü gibi, 12 ile 19 yaş arasındaki grubun medya araçlarıyla donanımı artık tamamlanmış olup, medya kullanım modelleri yerleşik hale gelmiştir:
        – Cep telefonu, bilgisayar, radyo, fotoğraf makinesi ve televizyon, genç insanların medya araçları olarak temel donanımları arasında yer alıyor, yarıdan fazlası da kendi internet bağlantılarına sahip;
        – Günlük medya aracı kullanımında cep telefonu (%80), internet (%65) ve MP3 çalarlar (%64) televizyonu (%60) çoktan geride bırakmıştır. Radyo (%58) gençlerin önemli bir medya aracı olmaya devam ediyor, günlük gazeteler (%28) ve kitaplar (%26), basılı medyanın genç kuşağın hala günlük medya kullanımının dışına çıkmadığını gösteriyor. Ama gençlerin %10’unun günlük gazeteleri ve %5’inin dergileri artık internetten okumaları, taşınabilir medya araçlarındaki değişime dikkat çekmektedir;
        – Genç kuşak açısından bir araç olarak cep telefonu ve internetin artık televizyondan daha önemli olması şaşırtıcı değildir.3
        Film ve medya eğitimi, çocuk ve genç yaşta özgül medya tercih ve deneyimlerini elbette dikkate almalıdır. Ama dikkate almak demek, yaşa uygun olmayan kullanımdan edinilen deneyimleri tartışmak demektir. Çevrimiçi medyaya serbest erişim, engelsiz ve zaman sınırlaması olmadan tüm hizmetlere kapsamlı erişim olanağı sunar. Sinema kişi seçimini olanaklı kılarken (12 yaşındaki bir çocuk FSK’nın [Film Endüstrisi’nin Gönüllü Özdenetlemesi] 18 üzeri bir filmine giremeyecektir), televizyon, program planlaması ve yaş tavsiyesi ile erişimi düzenler. Bu erişim düzenlemelerinin çevrimiçi medyada etkisi sınırlıdır. JIM Araştırması’nda elde edilen veriler, 13 yaşından küçük çocukların %18’inin ve 15 yaşından küçük çocukların %38’inin şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynamış olduğunu gösteriyor.
        Film ve medya eğitimi açısından ortaya çıkan görevler, aynı zamanda medyanın uluslararasılaşmasından, yani çocuk ve gençlere hangi beklentiler yöneltilebileceği ve yöneltilebilir olduğuna ilişkin farklı görüşlerden türer.
        Bu bakımdan ulusal ya da bölgesel medya hizmetlerine yönelimli bir film ve medya eğitimi, amaca uygun olmayacaktır.
       
         
         
         
        Kaynakça:
        1
    Dieter Wiedemann: Kai-Uwe Hugger/Dagmar Hoffmann: Medienbildung in der Migrationsgesellschaft. Bielefeld 2006, S. 93 - 101
        2
    Güneybatı Medya Pedagojisi Araştırma Birliği: KIM Araştırması 2010
        3
    Güneybatı Medya Pedagojisi Araştırma Birliği: JIM Araştırması 2011
       
        Çeviri: Die Gaste