Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    27. Sayı / Mayıs-Temmuz 2013



    Die Gaste 27. Sayı / Mayıs-Temmuz 2013

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Nazım Hikmet Şiirleri Hala Güncel mi?


    İmdat ULUSOY
    (Carl von Ossietzky Üniversitesi/Oldenburg)


        Tarih 23 Şubat 2012. Berlin Gendarmenmarkt’taki konser salonunda 1.200 kişinin katıldığı resmi bir anma töreni düzenlendi. “Bu Almanya için büyük bir utançtır!” diye konuşma yapan Başbakan Angela Merkel’in de katıldığı törende anılanlar, kısa adı NSU diye bilinen Neonazi ırkçı terör örgütü tarafından 2000-2006 yılları arasındaki seri cinayetlerde katledilenlerdi. Sekizi Türkiye kökenli, biri Yunan olan esnaflar ve bir Alman kadın polis için düzenlenen anma töreninde, ırkçı terör örgütünün birinci kurbanı olan Enver Şimşek’in kızı Semiya Şimşek ve sekizinci kurban Mehmet Kubaşık’ın kızı Gamze Kubaşık da program çerçevesinde birer konuşma yaparak, sonunda Nazım Hikmet’in “Davet” şiirinin son bölümünü Almanca ve Türkçe okumuşlardı.
        Adalet isteyen bir çığlık ve insanlığa bir çağrı gibi salonda yankılanan bu şiirin verdiği mesaj hem törendekiler hem de bunu daha sonra medyadan izleyen milyonlarca insan için, oldukça düşündürücü, öğretici ve de ibret vericiydi:
        Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
        Ve bir orman gibi kardeşçesine
        Bu hasret bizim
        Daha 1947 yılında bu dizeleri yazarken N. Hikmet, şairce öngörüsü ve sezgisiyle günümüzde karşılaşılacak böylesi utanç verici, insanlık dramlarının yaşanmaması için adeta o günlerden uyarıda bulunuyor ve yeryüzünde insanların beraber yaşadıkları toplulukları bir ormana benzeterek, insanların da ormandaki ağaçlar gibi özgürce ve beraber yaşayabileceğinin mümkün olduğunu da söylüyordu; hem de oldukça yalın ve çarpıcı dille: Yakınınızdaki bir ormana gidin, bakın, oradaki birbirinden farklı ağaçlar, bitkiler, çiçekler aynı havayı soluyarak, aynı topraktan beslenip aynı güneşin altında nasıl birlikte ve eşit yaşıyorlarsa, insanlar da bunu örnek alarak barış içinde ve kardeşçe yaşayabilir, diyordu kısaca ...
        Almanya’da 80’li yıllardaki barış hareketinden, her dönemde ırkçılığı protesto eden toplantı ve mitinglere kadar tüm etkinliklerde; hatta Almanya’daki ders kitaplarında bile yer alan, sanki bir atasözü, özdeyiş gibi çok tanınan ve bilinen “Davet” şiirinin bu son kıtasını, zaman zaman Türkiye’de kimi başbakanlar ve cumhurbaşkanları da bazı uluslararası toplantılarda okumaktan çekinmediler. Oysa ne yazık ki, onlar yabancı konuklarına göz boyayan bir anlayışla bu şiiri okurken, şairin bu ve benzeri şiirleri, bırakın okullardaki ders kitaplarını veya kütüphaneleri, kitapçılarda veya evlerde bulundurulması sakıncalı bulunuyor hatta yasaklanıp suç unsuru olarak görülüyordu.
        Bugün bile Almanya’da Almanca ders kitaplarında yer alan, birçok kentte barışı ve kardeşliği simgeleyen “şiir anıtı” gibi benzer projelerde yer verilen “Davet” şiiri ile N. Hikmet, Berlin’deki anma töreninde ırkçı Neonazi terör örgütünün kurbanlarıyla beraber olup hem onların acılarını paylaştı hem de “Bu hasret bizim!” diyerek ayrım yapmadan onlarla birlikte olup herkese barış içinde birlikte ve eşit yaşamak için çağrıda bulundu.
        21. yüzyılda sadece başka bir ülkeden, başka kültürden geldikleri için katledilen bu insanlardan ikisinin, bu ülkede, yani Almanya’da doğup büyüyen çocuklarının, devletin en üst düzeyde temsil edildiği 1.200 kişilik bir anma toplantısına Nazım Hikmet’i de yanlarına alarak kürsüde konuşmaları gururlandırmanın ötesinde, insanlık adına çağrıda bulunmaları ders ve ibret verici, belleklerde kök salması gereken bir tabloydu.
        20. yüzyılın en büyük şairlerinden olan N. Hikmet, sadece Türk şiirine getirdiği yeniliklerle değil, yaşamın her alanını ilgilendiren, her konuda adeta şiirlerin en güzelini yazdığı için ülkesinde kendisinden sonra gelen hemen tüm şairleri derinden etkilemiştir. “Bulutlar adam öldürmesin” diyerek savaşlara ve atom bombasına karşı tutumu ve şiirlerinin yanı sıra, barıştan sevgiye, doğa ve çevre sevgisi, dünya halklarının özgürlük ve demokrasi kavgasına destek veren, haksızlıklara, baskıya karşı koyan, “Kardeşlerim/Bakmayın sarı saçlı olduğuma/ Ben Asyalıyım/Bakmayın mavi gözlü olduğuma/Ben Afrikalıyım...’’ diyerek insanlar arasında hiç ayrım yapmadan dünyada herkese seslenen şiirler yazıp dayanışmada bulunduğu için ünü Türkiye sınırlarını aşıp evrensel bir şair olarak tarihteki haklı yerini alan bir dünya vatandaşıydı.
        Köln Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışırken ilk Türkçe öğrenmeye N. Hikmet’in şiirleriyle başladığını anılarında anlatan Prof. Norbert Mecklenburg, 80’li yıllarda Almanya’daki barış hareketinin eylemlerinde savaşa, militarizme ve insanları atom silahlarıyla yok etmeye karşı çıkan şairler arasında N. Hikmet’in de ünlü “Kız Çocuğu” şiiriyle “Kapıları çalan benim/Kapıları birer birer/Gözünüze görünemem/Göze görünmez ölüler...” diyerek yerini aldığını belirtir.
        Tanınmış gazeteci ve yazar Zeynep Oral da Altay Dağları’nda karşılaştığı Altaylı kadınlarla ilgili bir anısını şöyle anlatır:

          “(...) Altay Dağları’ndayız... Bizim Türk- çe konuştuğumuzu duyunca Altaylı kadınlar irkildiler. Vera onlara Rusça olarak, benim Türk olduğumu söyleyince inanmadılar. ’’Hele bir Türkçe konuşsun’’ dediler... ’’Bir, iki üç ...’’ diye saymaya başladım. ”Yok bunu herkes ezberler, başka şeyler söyle” dediler... Başka şeyler söyledim. Bir türlü ikna olmadılar. Sonunda Vera’ya , “Sor bakalım bu Türk’e, Nazım Hikmet’i bilir miymiş? Gerçekten Türk ise, Türkiye’dense, bize Nazım’dan bir şiir okusun o zaman” dediler. Okudum. Yüzlerinde gülümseme, dinlediler ve sonunda boynuma sarıldılar...”

        Neruda ve Brecht de N. Hikmet’in hem çağdaşı hem de görüşüp buluştuğu dostlarındandı. Almanya’daki bir yayınevi Bertolt Brecht’in (1898-1956) toplu eserlerini 2008 yılında 13 cilt halinde yeniden yayınladı. Adına onun tiyatro anlayışını yaşatan tiyatro kurumları var. Ünlü sinema oyuncusu ve şiir yorumcusu Mario Adorf daha önce 80’li ve 90’lı yıllarda onun bir çok tiyatro oyunlarını sahnede canlandırdığı için, bir defasında da onun gezi notlarından, kısa öykülerinden ve şiirlerinden oluşan bir okuma programıyla 2000’li yıllarda bir turne organize ettiklerinde, basından ve eleştirmenlerden gelen bir soruyla karşı karşıya kalır: Günümüzde Brecht’e hala ihtiyaç var mı?
        Sinema oyuncusu olmasının yanı sıra ve kendisi adeta B. Brecht’in eserlerinin yeniden yaşatanı olarak görülen Mario Adorf’un bu soruya vereceği yeterli ve net cevabı vardır: “Bana soruyorlar: ‘Günümüzde hala Brecht’e ihtiyacımız var mı?’ diye. Onlara bir kez daha söylüyorum: Eğer bu ülkede ‘kahverengi terör’ ( Neo-nazi terör) hala sokaklarda dolaşıyorsa; insanlar farklı dilleri, düşünceleri, tenleri ve kültürleri nedenleriyle tehdit ediliyor, saldırılara uğruyorlarsa, evet, ne yazık ki bugün de hala Brecht’e ihtiyacımız var...”
        Bu soruya verilen yanıt günümüzde Nazım Hikmet ve onun şiirleri için de elbette geçerlidir. Yaşamını insanlığın mutlu ve aydınlık geleceğine adamış, 20. yüzyıl dünya edebiyatının ve Türk şiirinin evrensel büyük şairlerinden birisi olarak tüm yapıtları ile her zaman saygıyla ve sevgiyle anılacaktır. Çünkü şiirleri hala güncel ve hala geçerli...
        Bertolt Brecht’in kızı Hanne Hiob-Brecht, “Her ikisi de, Nazım Hikmet gibi Brecht de sürgünde yaşamak zorundaydılar. İkisi de insancıl bir dünya için mücadele ettiler ve ikisi de bu yüzden kovuşturmaya uğradılar” diyerek, Nazım ve Brecht’in birbirlerini çok iyi tanıdıklarını anlatırken, ırkçılık, baskı, savaş ve açlıktan kaçan insanların yaşamını konu edinen Almanya’daki gösteri programlarında her iki şairin de şiir ve yazılarını kullandığından söz eder.
        Dünya görüşüne karşı olduklarını ileri sürerek kamuoyunda ondan ve şiirlerinden nefret ettiklerini söyleyen karşıtları bile, Türkiye’de onun şiirlerini gizli gizli okuyup ezberlemişler ve bunu da daha sonra utana sıkıla itiraf etmişlerdir. Türkiye’den Moskova’ya iş ya da gezi amaçlı gidenler, her ne hikmetse ülkedeyken adını duyduklarında bile yüz çevirip kulak tıkayanların, orada bulunan mezarını ziyaret edip resim çektirmeyi de hiç ihmal etmediklerini zaman zaman basından duyup öğreniyoruz.
        Bugün hangi ülkeye gidersek, geçmişte o ülke edebiyatına, sanatına, kültürüne katkıda bulunmuş önemli yapıtlar geride bırakmış nice ressamlar, şairler, yazarlar ve bilim insanlarına nasıl sahip çıkıldığını görürüz. Adlarına önemli müzeler, akademiler, kültür ve sanat okulları açılarak hem yaşatılmaya hem de gelecek kuşaklara aktarılmaya çalışılıyor.
        Danimarkalı şair Erik Stinus dünyanın iki ayrı köşesinden gelen ve ülkelerinde kaçak olarak aranan Nazım Hikmet ve Pablo Neruda’yı ilk defa 1951 yılında Berlin’deki bir gençlik festivalinde tanıdığını anlatarak, “O günkü durumda, dünyanın yüreğinin korku ve ümit içinde çarpışını bu Türk şairinin sözcüklerinde” duyduğunu belirtir.
        Ve öldüğünde Şili’nin ünlü şairi ve dostu Neruda’ya ölüm denen o sonsuz ayrılığın acısını yaşatarak, “Niçin öldün Nazım? /Ne yaparız şimdi biz/şarkılarından yoksun?” dedirtmiştir.
        Yurttaşlıktan çıkarılıp Moskova’da sürgünde yaşamak zorunda kaldığı yıllarda, en sevdiği kent olan İstanbul’daki oğlu Memet’e doğum günü için yolladığı hediye paketinin geri gönderilmesini “Karlı Kayın Ormanında” adlı ünlü şiirinde dile getirmiştir. Ailesi ve yakınları da kendisi gibi baskı ve kovuşturmalara uğramış yıllarca akıl almaz zorluklar ve koşullar içinde yaşamak zorunda kalmışlardır.
        Ünlü mizah yazarı Aziz Nesin’in, oğlu Memet’in mahalledeki çocukluk yıllarıyla ilgili söyledikleri çok çarpıcı ve ibret vericidir:
          “Ey Memo‚ Türk halkının özlemini ve duygularını ölümsüz dizelere döken Nazım’ın oğlu! Hatırlıyor musun? Yaşıtlarınla İstanbul-Kadıköy’deki evinizin önünde oynuyordun. Oyun arkadaşların evden ailelerinin akıl almaz kışkırtmalarından dolayı daha çocuk yaşta olmalarına karşın sana nasıl da vahşice saldırmışlardı. Babanı kötülediler durmadan. Ama sen hiç ağlamadın. Bir ağaca tırmanıp en yüksekteki bir daldan onlara şöyle seslendin: Benim babam büyük bir şair!”
          “Sevdadan da, barıştan da, hayattan da ölümden de, kederden de umuttan da umutsuzluktan da söz açıyorum. İnsana ait olan her şey şiirime de ait olsun istiyorum. Okuyucum bende bütün duygularının ifadesini bulsun. ( ... ) Ben hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler yazmak istiyorum. Hem bir tek elmadan, hem sürülen topraktan hem zindandan dönen insanın ruhundan, hem insanların daha güzel günler için savaşından, hem bir tek insanın sevda kederlerinden bahseden şiirler ... Hem ölüm korkusundan hem ölümden korkmamaktan bahseden şiirler yazmak istiyorum.”

        Ve bugün onun bu yazdıklarına, yine onun izniyle küçük bir ekleme yapılabilir: Hem de 21. yüzyıl Avrupası’nın göbeğinde, sadece başka bir ülkeden ve başka bir kültürden geldikleri için acımasızca katledilen insanların acısını, çığlığını, çağrısını ve hasretini paylaşmak için...
        Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
        Ve bir orman gibi kardeşçesine,
        Bu hasret bizim !