Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    3. Sayı / Eylül-Ekim 2008



    Die Gaste 3. Sayı / Eylül-Ekim 2008

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Almanya’da
    Göçmene Yaklaşımlar

    Doçent Dr. Uğur TEKİN





        Almanya’da 15.3 milyon “göç kökenli” insan yaşıyor ama Almanya’daki okulların ders programlarında göç konusu neredeyse hiç yer almamaktadır. Ders kitaplarında göç ve göçmenlik sadece yoksulluk ve sorunlar çerçevesinde ele alınır. Bu göçün toplumda konumlandırmasıyla ve göçmenlere toplumun yaklaşımıyla ilintilidir. Amerika Birleşik Devletleri, Kanada veya İsveç gibi klasik göçmen ülkelerinde, göçmenler yeni vatandaşlar olarak kabul edilirken, Almanya’da ne zaman göç ve göçmenden söz edilse, genelde sosyal çatışmalar ve politik sorunlar, yetersiz eğitim, suç işleyen gençler, kökten dincilik ya da paralel toplum anlatıları gündeme gelir. Tüm bu tartışmalar sırasında, toplumun ortak belleğinde göçün tarihsel gelişiminin önemi gibi konular için hiç yer yoktur. Akdeniz ülkelerinden Almanya’ya yönelen göçün üzerinden elli yıl geçmiş olmasına rağmen, göçmenlerin günlük hayatıyla Almanlarınki arasında halen derin bir uçurum vardır. Bu durum, farklılıklar taşıyan bu elli yıllık yaşanan sürecin sonucu olduğu kadar, hegemonyal kültür ve kimlik politikalarının bir sonucudur da. Çünkü hegonomik anlatım bir yandan sosyal sorunları etnikleştirirken diğer yandan göçmenleri toplum yaşamlarında sorunları olan yardıma muhtaç kişiler olarak tanımlar. Entegrasyon paradigması olarak tanımlayabileceğimiz bu yaklaşım sadece göçmenlerin yaşamlarını zorlaştırmakla kalmamış, günümüze kadar göç alanındaki tarih yazımını ve araştırmalarını da belirlemiştir. Göçmenlerin günlük yaşam pratikleri, toplum yaşamına müdahaleleri, katkıları, yarattıkları değerler bu paradigmanın gölgesinde kalmakta ve gerçekleri yansıtmayan, yanlış anlatılara neden olmaktadır. Bir dizi yaşanan önemli olay ise, hegemonik anlatıma uymadığı için unutulmak zorunda kalmaktadır. Bu yazımın sonunda kısaca bu duruma bir örnek olarak 1973 yılında Türkiyeli işçilerin yaptığı Ford Grevini ele alacağım.
       
        Göç ve Toplum

        Her dönemde göç yerleşik toplumları şekillendirmiş ve toplumların gelişmelerini belirlemiştir. İleri sanayi ülkelerinin hepsi gelişmeleri ve hatta yaşayabilmeleri için göçe ihtiyaç duymuşlardır. Göç alımı bu ülkelerin belli bir hızda büyümesi, demografik dengelerini kurabilmesi ve gelişimini devam ettirmeleri için zorunlu bir unsurdur1. Etkilediği toplumların yanı sıra, göçün kendisi de, çeşitli dönemlerde farklı tarzlar oluşturmuştur. Kırsal alanlardan kentlere, tarım alanlarından sanayinin yoğunlaştığı bölgelere yönelen göç, ortak yaşam tarzını kökten değiştiren, yeni oluşumları zorlayan bir ivme olmuştur2. Çevreden merkeze yönelen bu hareketlilik ister sınırların yeniden çizilmesi nedeniyle olsun, ister ülkelerin ekonomik, politik veya yasal gelişimlerinin eşitsizliği nedeniyle olsun, sınırlar ötesi bir boyut kazanmıştır. Çalışma ve yaşam koşulları, politik katılım ve yasal alanları göreceli olarak geri olan ülkelerden, çalışma ve yaşam koşulları, politik katılım ve yasal alanları daha gelişkin olan ülkelere doğru hareket, yani sınırları aşan göç belirgin bir göç modeli olarak ortaya çıkmıştır.
        Göç ikinci dünya savaşı sonrası iki ülke arası yapılan anlaşmalarla belirlenmektedir. Göç alan ülkenin koyduğu şartlara uygunluk aranmakta veya göçmen tarafından kullanılabilir yasal alanın sınırları etken olmaktadır. Tabii ki bütün bunların yanı sıra bu göç eden bireylerin göç şartlarına uygunluğu veya bu göç sistemiyle kurduğu iletişim, göçmenin demografik özelliği, önüne koyduğu hedefler ve yetenekleri de belirleyici, belki de birincisinden daha fazla belirleyici olmaktadır. Kısa bir dönem için (sezon göçü), çalışma yaşıyla sınırlı, yeni yaşam kurmak için göç veya ulus ötesi göç gibi farklı zaman dilimleriyle farklılıklar gösteren bu modeli “Klasik Göç Modeli”3 olarak tanımlamak mümkündür. Bu “Klasik Göç Modeli”ne Türkiye en geniş boyutta 1961 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti’yle yaptığı işgücü alımı anlaşmasıyla katılmıştır. Bu göç hareketi 1973 yılında Almanya’nın resmi işçi alımını durdurmasıyla bitmemiş, günümüze kadar bazı iniş çıkışlarla devam etmiştir. İki ülke arasında oluşan bu nüfus hareketi iki ülkenin de toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılarında değişimlerde etken olmuştur4.
       
        Almanya’da Göçün Toplumda
        Konumlanışı

        Almanya’da göç toplumsal politikada ciddi bir sorun olarak ele alınmaktadır. Göçmenler sadece toplumdaki gericiliğin hedefi olmamış, ayni zamanda toplumun siyasal söyleminde partiler arası tartışmaların ana temasını oluşturmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk on yıl endüstrinin temel iş gücü ihtiyacını, Almanya’nın sınırlarının yeniden saptanması nedeniyle doğudan gelen 12 milyonu bulan Alman sığınmacılar karşılamıştır. Savaşta büyük hasara uğramamış olan sanayi tesislerinin hızla üretime geçmesiyle kısa sürede yeniden iş gücüne ihtiyaç doğmuş ve 1955 tarihinde İtalya ile yapılan işgücü anlaşmasından sonra Almanya arka arkaya bir dizi Güney Avrupa ülkesiyle daha iş gücü anlaşması yapmıştır: Yunanistan ve İspanya ile 1960’da, Türkiye ile 1961’de, Fas ile 1963’te, Portekiz ile 1964’te Tunus ile 1965’te ve Yugoslavya ile 1968 yılında.5
        İşverenler, sendikalar ve Federal Hükümet yabancı işgücünün geçici bir süre için getirilmesi konusunda görüş birliğine sahiptir. Bu dönem gelen göçmenlerin geçiciliği “misafir işçi” olarak tanımlanmalarıyla vurgulanmıştır. Rotasyon süresi olarak iki yıl düşünülmüş olmasına rağmen, işe alışan işçilerin geri gönderilerek yeni işçilerin getirilmesi üretimde verimliliği düşürdüğü için, özellikle işverenlerin baskısı nedeniyle uygulanmamıştır. Bu dönemde kalıcılığın engellenmesi için yasal bariyerler her zaman kullanılmak için hazır tutulmuştur.
        Petrol krizine bağlı olarak 1973 kasımında Federal Hükümet, taraf ülkelerin hepsini kapsayan işgücü alımını durdurma kararı alır. Ülkedeki yabancıların sayısını düşürmeyi amaçlayan bu karar tam bir ters tepki yaratmıştır. Ailelerin getirilmesi nedeniyle Türkiye’den gelenlerin sayısında ciddi bir artış olmuştur.
        Bu dönemde göçmenler “misafir işçi” yerine “yabancı” (başka ülke vatandaşı) olarak tanımlanmaktadırlar. Artık sorunsal bu “yabancı”ların geri dönüşü veya kalanların ise asimile olması üzerine kuruludur.
        70’li yılların sonunda göçmenlerin ismi yine değişir; “başka (öteki)” olarak tanımlanırlar ve bu başkalıkları nedeniyle de topluma uyumlarının zorlukları tartışılmaya başlanır. 1983 yılında “Geriye Dönüşü Teşvik Yasası” çıkarılarak işsiz ve yaşlanmış olan bu yabancıların bir daha gelmemek üzere geri dönüşleri için maddi yardım yapılır6.
        80’li yılların sonunda bu söylemde yeniden bir kayma olur ve bu başka yabancıların Türk oldukları tespit edilir. Bu Türkler iki farklı kültür arasında sıkışmışlardır. Bu birbirinden çok farklı kültürlerden birini seçmek durumundadırlar yoksa iki sandalye arasında oturmaları patalojik bir durumdur7.

        Göç Üzerine “Bilimsel”
        Araştırmalar

        Almanya’da göç ve göçmenler üzerine yapılan araştırmaların büyük kısmı etnik olarak tanımladıkları toplumu çıkış noktası olarak ele almaktadır8. “Misafir işçi dönemi“nde siyaset ve medya söylemindeki “geçicilik” bilimsel araştırmaları da belirlemiştir. Bu dönemde yapılan bilimsel araştırmaların bir çoğu “yabancılık”a ilişkin sosyal ve psikolojik sorunları araştırmaktadır. Yabancılık söyleminin ön planda olduğu dönemde bilimsel çalışmalarda görev dil bilimcilere ve eğitim bilimcilerine verilmiştir. “Yabancılar Sorunu”na yönelik çözüm önerileri üretmek artık onların görevidir. Bilimsel araştırmaların ele aldığı önemli bir konu da, “Ötekilerin” yapıları gereği ileri sanayi ülkelerine uyum sağlamaktaki zorlukları ve hangi uyum politikalarının uygulanabilirliğidir.
        Göçmenlikle ilgili ortaya çıkan sorunların araştırılmasında en fazla kullanılan teorik yaklaşım Farklılık (Diferenz) Teorileridir. Kültür Farklılığı Teorisi ve Modernizm Farklılığı Teorisi yapılan araştırmaların teorik arka planını oluşturmaktadır. Kültürel ve etnik özellikleri ön planda tutan bu yaklaşım politik ve sosyal sorunların kavranmasını engellemektedir9. “Paralel Toplum“ tartışmasında olduğu gibi günlük yaşamdaki farklılıklar siyasal, toplumsal farklılıklar olarak ön plana çıkarılmaktadır.
        Kültür Farklılığı Hipotezi’nden yola çıkarak azınlıkların yapısı gereği çoğunluktan farklı olduğu tespit edilir. Burda iki farklı kültür yapıları ön plana çıkarılarak, göçmen alan ülkenin kültürü ile göçmenin kültürü değişmez kalıplar olarak tanımlanır ve karşı karşıya konur. Genellikle de bu yaklaşımda geçmiş bugünü belirleyen en önemli etkendir.
        Modernite Farklılığı Hipotezi kullanıldığında göçmen kırsal alandan (az gelişmiş ülkeden) geldiği için modernizmi yakalayamamıştır. Ataerkildir, ancak basit işleri yapabilir. Medeni bir vatandaş düzeyinde sosyal ve politik olgunluğu yoktur. Topluma uyum sağlaması için ikinci bir sosyalleşmeden geçmek zorundadır. Bu nedenle göçmen için uyum programları hazırlanır. Kültürel özellikleri, toplumsal konumlanışın şartları haline getiren Farklılık (Diferenz) Hipotezinin kullanılması, toplumda klasik tanımlama (stigma) sürecinin işlemesinde önemli bir etken olmaktadır. Hukuki kategoriler temelinde grupların ayrıştırılması (Alman Vatandaşı/Yabancı), grup özelliklerini sosyal, kültürel, dini v.s. yeniden tanımlamak, karşıtlıklarda yoğunlaşarak ötekini etnikleştirmekten yola çıkarak kendi etnik özelliklerine vurgu yapmak, olarak adımlarını tespit edebileceğimiz bir stigma süreci inşa edilmektedir.10 Bu etnikleştirme süreci bir yandan politik söylem ve medya tarafından, diğer yandan da günlük hayattaki ırkçı söylemden desteklenerek iktidarın etnik temelde yeniden inşasına varmaktadır.
       
        Unutulan Ford Otomobil
        Fabrikası Grevi

        Almanya’da ki en büyük göçmen işçi eylemi Köln’de kurulu Ford Otomobil Fabrikası’nda 1973 yılının 24-30 Ağustos tarihleri arasındaki grevdir. Bu grev “Türk Grevi” veya “Vahşi Grev” (Wilde Streiken)11 olarak da tanımlanmaktadır. Köln Ford Fabrikası göçmen işçi alımına 1960 yılında başlamıştır. 1962 yılına kadar İtalyan işçiler fabrikada büyük çoğunluğu oluştururken 1964’ten sonra Türkiyeli işçiler çoğunluğa geçer. Sonraki yıllarda Türkiyeli işçilerin sayısında artış devam eder ve yabancı işçilerin içinde Türkiyeli işçilerin oranı %70’e ulaşır. Nominal değerlerle ifade edersek, 1965 yılında 6.000 olan Türkiyeli işçiler grevin olduğu yıl 1973’te iki misline çıkarak 12.000’e ulaşmıştır. Böylece Köln’de çalışan Türkiyeli işçilerin yarısı Ford Fabrikası’nda çalışmaktadır. Bu yoğunluk Avrupa’da çok az fabrikada ve yerleşim biriminde vardır. Ford fabrikasında çalışan Türkiyelilerin yarısından fazlası işçi yurtlarında kalmaktadır.12 Kendi içinde kapalı bir grup oluşturan bu yoğunlaşma, hızlı ortak karar alma, alınan kararların hayata geçirmedeki toplu davranışlarda önemli bir etken olmaktadır.
        Ford Otomobil Fabrikası’nda çalışanların ve göçmen işçilerin üretimdeki konumlanışı diğer büyük fabrikalardan farklı değildir. Genellikle çok işçi çalıştıran üretime yönelik fabrikalarda 70’li yılların ortalarına kadar çalışanların %40’ı basit el işine dayalı otomatik bantta veya makine başında çalışanlardan oluşmaktadır. Fabrikada Türkiyeliler istisnasız bu tarz işlerde, yani kalifiye olmayan işlerde çalışmaktadırlar. Düşük ücret, ağır iş yükü, minimal sosyal ilişkiye imkan sağlaması kalifiye olmayan bu tür işlerin belirgin karakteridir. Almanların sadece %10’unun dahil olduğu bu gruba Türkiyeli işçilerin hemen hemen hepsi dahildir. Fabrika çalışanlarının diğer %60’ı ise kalifiye işçi, büro elemanı ve üst yöneticilerdir. Yüksek ücret alan ve işyerinde yükselme imkanına sahip olan bu grup işçiler sadece Almanlardan oluşmaktadır. Genellikle sendika ve işyeri temsilcileri de bu kesimden seçilmektedirler.13
        Büyük fabrikalar için göçmen işçi çalıştırmanın en önemli avantajı, kriz dönemlerinde göçmen işçileri işten çıkarmanın kolay olması ve büyüme dönemlerinde onların kolayca ulaşılabilen bir ucuz işgücü kaynağı olmasıdır. Göçmen işçilerin kalifiye emek gerektirmeyen işlerde çalışmalarının bir sonucu da, yerli işçilerin kalifiye emek gerektiren işlere geçmelerine imkan sağlanmasıdır.14
        Bütün bu olumsuzluklara rağmen göçmen işçilerin çalışma yaşamındaki konumlanışı diğer alanlarla karşılaştırıldığında çok daha ileri bir durumdadır. Toplumda sosyal ve politik katılımdan tamamen dışarlanmış olmalarına rağmen çalışma yaşamında bir dizi konuda yerli işçilerle eşit haklara sahiptirler. Bunun en önemli nedeni işgücü alım anlaşması yapılırken Alman Sendikalarının isteklerinin önemli bir kısmının kabul edilmesidir. Sendikaların isteklerini üç ana noktada toplamak mümkündür.15
        1. İş piyasasında bölünmeyi engellemek için göçmen işçiler ve Alman işçiler arasında çalışma ve sosyal yasalarda eşitliğin sağlanması.
        2. Alman işçilerin iş yerlerini tehlikeye atmamak için işçi alımının devlet kontrolü altında yapılması
        3. Yeni bir lümpen-proletaryanın oluşmasına karşı işverenlerin getirilen işçiler için kalacak yer temin etmek zorunda olması.
        Sendikalar bu önerilerinin önemli bir kısmını işyeri temsilcilikleri ve İş ve İşçi Bulma Kurumu’ndaki devlet ve işverenlerin yanında yer alan kendi temsilcileri vasıtasıyla hayata geçirebilmişlerdir.
        1973 Ford grevinin nedenlerini, Ford Fabrikasındaki sorunlar ve konjonktüre bağlı sorunlar olarak iki ana başlıkta toplayabiliriz.
        Konjonktüre bağlı sorunlar, yaklaşmakta olan büyük ekonomik krizin işçilerin yaşamlarındaki ilk etkileridir. 1973 yılı hayat pahalılığında bir sıçramanın olduğu, enflasyonun %8’e ulaştığı bir yıldır. Bir yıl önce yapılan toplu iş sözleşmeleriyle alınan zamlar artan hayat pahalılığı karşısında erimiştir. Sendikalar yeni toplu sözleşme ve ücret artışı taleplerinde bulunmaktadırlar. Az sayıda olsa da bazı işyerlerinde sendikaların talepleri kabul edilmiştir. İşverenlerin geniş bir kesiminin bu talepleri bloke etmesi karşısında bir dizi iş yerinde huzursuzluklar olmuş ve kısa süreli iş bırakmalar gündeme gelmiştir.
        Ford Fabrikasında ise en önemli sorun işyerindeki zorunlu yaz tatilinin 4 hafta olması ve bu sürenin uzatılamamasıdır. Göçmen işçiler 4 haftalık izin süresinin ülkelerine arabayla gidip gelmeleri için yeterli olmadığını ileri sürmektedirler. Yazın 6 haftalık bir izin kullanmak istemektedirler. Bu talepleri fabrika yöneticileri tarafından kabul edilmemiştir. 1973 yılı yaz tatilinde Türkiye’ye gidenlerin bir kısmı doktor raporu alarak iznin bitim süresinden bir veya iki hafta sonra işbaşı yapmışlardır. İşveren bu raporları kabul etmeyerek tatil bitiminde işbaşı yapmayan bütün işçilere işten çıkış vermeye başlar. Otomatik banda çalışan işçi sayısı azalması sonucu, burada çalışanların iş yükünün artması da fabrikada huzursuzluklar yaratan başka bir nedendir.
        İşçilerin iki istemi vardır. İşten çıkarılan 500 civarında Türkiyeli işçinin işe alınması ve herkesin saat ücretinin bir Mark artırılmasıdır. Bu taleplerinin sendika tarafından desteklenmemesi ve işverence kabul edilmemesi sonucu Türkiyeli işçiler toplu olarak iş bırakmaya başlarlar. 24 Ağustos Cuma günü grev başlar, hafta sonu kısmen çalışanlar olur, ama Pazartesi günü bütün Ford Fabrikasında üretim durmuştur.16 Grevin örgütlemesinde aktif olan çok az sayıda Alman işçinin dışında greve Almanlardan katılan olmaz. Fabrika Türkiyeli işçiler tarafından işgal edilir. Bütün Türkiyeli işçiler toplu olarak hareket etmektedirler. Fabrika kapıları kapatılır, fabrika içinde yürüyüşler yapılır. Grev eğlenceli bir ortamda yürümektedir. İşçiler şarkılar söyleyerek, halay çekmektedirler. Sendika ve işyeri temsilcileri grevi desteklemezler ve işverenle anlaşarak grevi bir an önce bitirmek için aktif faaliyet gösterirler. İşçiler kendi sözcülerini seçerler ve işverenle görüşmeye gönderirler. Bu temsilciler işyerinde bekleyen fabrikayı işgal etmiş olan işçilere yaptıkları görüşmeleri, işverenin kabul ettiği maddeleri aktarırlar. İki temel talep, işten çıkarılan bütün işçilerin geri alınması ve herkes için saat ücretine bir Mark zam yapılması, kabul edilinceye kadar greve devam kararları işçilerin hemen hemen bütününün katılımıyla alınır. İşverenin çağrısı üzerine Türk Konsolosluğundan temsilciler gelir, işçilerden greve son vermeleri istenir, bu da kabul görmez. Cuma günü işverenin dışardan getirdiği grev kırıcıları tarafından işyerinde yürüyüş yapan grevcilere sopalarla saldırı olur, polis de grev komitesinde olan ve grevi yürüten öncü işçilerin önemli bir kısmını göz altına alır. Grev böylece sona erdirilir. Sayısı tam olarak tespit edilemeyen çok fazla işçinin işine son verilir. Bazı işçiler de sınır dışı edilir.
       
        Sonuç

        Göçmen işçiler geldikleri toplumda bir dinamizm yaratmaktadırlar. Bu dinamizm, toplum yaşamında çok kültürlülüğün ortak yaşamı zenginleştirmesi, yeni kültür yapılarının ortaya çıkması olduğu gibi, göçmenlerin yaşadıkları zorlukları aşmada gösterdikleri davranışlardır da. Eşitlik istemlerine karşı, kalıcı olarak farklı haklar verilmesine haklılık kazandırmak ve bu eşitsizliğin toplumda kabul edilirliğini güçlendirmek için, farklılıklar ve etnisite üzerine kurulu söylem stratejik olarak kullanılmaktadır.17 Etnisitenin yanı sıra ötekinin tanımlanmasında 11 Eylül’den bu yana din ve inanış artarak ön plana çıkarılmaktadır. Bu strateji toplum üyelerinin toplum imkanlarından eşitsiz olarak yararlanmasının ve bu yolla oluşan iktidarın ve eşitsiz toplumsal statülerin meşrulaştırılmasında bir araç olmaktadır.
        Bu bakış açısını bir kenara bırakır ve göçmen toplumunun yapısını göz önünde alarak araştırmalara yönelirsek, göçmen işçilerin hegonomik anlatımdaki korunmaya muhtaç olarak tanımlanmalarının tersine, kendi sorunlarını çözmeye yönelik yöntemler oluşturduklarını görürüz. Ford Otomobil Fabrikası’ndaki grev sadece bunlardan biridir. Almanya’da göçmenlerin yaşamlarını incelerken uyum paradigmasının dışına çıkmadan sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkün olamamaktadır.




        Dipnotlar:

        1 Yıldiz, Erol: Migration bewegt die Gesellschaft. Von der hegemonialen Normalität zur Alltagspraxis in der Migrationsgesellschaft. In: Figatowski, Bartholomäus/Gabriel, Kokebe Haile/Meyer, Malte (Hg.): The Making of Migration. Repräsentation - Erfahrungen - Analysen. Münster: Westfälisches Dampfboot. 2007, s. 33-47.
        2
    Bade, Klaus: Migration und Integration in Deutschland seit dem Zweiten Weltkrieg. Probleme, Erfolge, Perspektiven. Osnabrück 2004.
        3
    Tekin, Uğur: Migration und Erinnerungskultur http://uni-koeln.de/ew-fak/Sozio/ss2006/ 7210/praesentation.pdf 2006
        4
    Abadan-Unat, Nermin: Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa, 2. Baskı. İstanbul 2002.
        5
    Federal Almanya’nın işgücü anlaşması yaptığı ülkelerin seçiminde ekonomik tercihlerin yanı sıra politik tercihleri de önemli olmuştur. 1955’te NATO üyesi olan Almanya daha önce birliğe üye olan Yunanistan, Türkiye, Portekiz ile anlaşmayı tercih etmiştir. Bağlantısızların öncülüğünü yapan Yugoslavya ve Kuzey Afrika’da yeni bağımsızlığını kazanan Fas ve Tunus da Almanya’nın nüfuz politikası açısından önem taşıyan ülkelerdir.
        6
    10.500 DM geriye dönüşü teşvik yardımının yanı sıra, her çocuk için 1.500 DM ve yabancıdan kesilen emeklilik sigortası primleri de buna eklenerek ödenir. Bu ödemelerden işyeri kapananlar yararlanabilmektedirler.
        7
    Bu iki sandalyede oturmak zorunda bırakılan göçmenler yaklaşımı sadece göçmen alan ülkelerde değil göçmen veren ülkelerdeki bilimsel araştırmalarda da yoğun olarak kullanılmaktadır.
        8
    Bu bölüm göç sosyolojisinde yeni perspektiflerin olusmaşına yönelik önemli katkılar yapan Bukow ve Llaryora’nın tezlerinden yola çıkarak hazırlanmıştır. Bukow, Wolf-Dietrich und Llaryora, Roberto: Mitbürger aus der Fremde. Soziogenese ethnischer Minoritäten. Opladen 1988.
        9
    Auernheimer, Georg: Einführung in die Interkulturelle Pädagogik. 3., neu bearbeitete u. erweiterte Auflage. Darmstadt 2003.
        10
    Bukow, Wolf-Dietrich: Feindbild: Minderheit. Zur Funktion von Ethnisierung. Opladen 1996.
        Tekin, Uğur und Spindler, Susanne: Ethnisierung und Kriminalisierung als Ausgrenzungsstrategie. In: Die Brücke. Forum für antirassistische Politik und Kultur, Heft 2/2001, S. 27-32.
        11
    70’li yılların başlarında göçmenlerin yaptığı bu tür grevlere başka fabrikalarda da rastlanmıştır. Bunlardan birisi de göçmen kadınların öncülüğünde yapılan Neuss’ta kurulu Pierburg Fabrikasındaki grevdir.
        12
    Hans-Günter Kleff: Täuschung, Selbsttäuschung, Enttäuschung und Lernen. Anmerkung zum Fordstreik im Jahre 1973. In: Jan Motte/Rainer Ohliger (Hg.): Geschichte und Gedächnis in der Einwanderungsgesellschaft. Migration zwischen historischer Rekonstruktion und Erinnerungspolitik. Essen S. 251-257 (2004): S. 256
        (Herbert Bretz, Migration und Integration türkischer Arbeiter und ihrer Familien. Eine empirische Untersuchung am Beispiel der Ford-Arbeiter, Diss, Bonn 1978, S. 214)
        13
    Bundesanstalt für Arbeit (Hg.), Repräsentativuntersuchung 1972 über die Beschäftigungausländischer Arbeitnehmer im Bundesgebiet und ihrer Familien und Wohnverhältnisse, Nürnberg 1973.
        14
    Almanca’da “Unterschichtung” olarak tanımlanan bu süreç üzerine bkz. Hans-Joachim Hoffmann-Nowotny: Soziologie des Fremdarbei-terproblems. Eine Theoretische und empiriche Analyse am Beispiel der Schweiz, Stuttgart 1973.
        15
    Günter Hinken: Vom “Gastarbeiter” aus der Türkei zum gestaltenden Akteur. Mitbestimmung und Integration von Arbeitsmigranten bei Ford in Köln. In: Jan Motte/Rainer Ohliger (Hg.): Geschichte und Gedächnis in der Einwanderungsgesellschaft. Migration zwischen historischer Rekonstruktion und Erinnerungspolitik. Essen, S. 259-272 (2004) S. 260.
        16
    Ein kurzer historischer Augenblick von Widerstand, Selbstbewusstsein und unverhoffter Anarchie. Eine WDR-Reportage zum Fordstreik 1973. In: Jan Motte/Rainer Ohliger (Hg.) (2004) Geschichte und Gedächnis in der Einwanderungsgesellschaft. Migration zwischen historischer Rekonstruktion und Erinnerungspolitik. Essen. S. 237-249.
        17
    Balibar, Étienne: Sind wir Bürger Europas? Politische Integration, soziale Ausgrenzung und die Zukunft des Nationalen. Hamburg 2003.