Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • ÖNCEKİ YAZI
  • SONRAKİ YAZI
  • 32. Sayı / Mayıs-Temmuz 2014



    Die Gaste 32. Sayı / Mayıs-Temmuz 2014

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN: 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    “Yüz karası değil, kömür karası
    Böyle kazanılır ekmek parası..."

    Soma


    İmdat ULUSOY


        “Bu facia KADER değil KATLİAM” sözlerinin yanı sıra Soma’daki bu büyük faciayı dile getiren onlarca pankart sözü, duvar yazıları ve bildiri başlıkları arasında bir de daha ilk tepkilerde göze çarpan bir şiirden alınmış başlıktaki bu iki dize vardı. Şiirin sahibi Orhan Veli ta 1946 yılında yazmış bu şiiri, sanki bugünkü trajediyi o günlerde görmüş gibi. Aslında şiir kara elmasın merkezi Zonguldak’taki madencilerin dünyası ve yaşamları için yazılmış, ama anlatılanlar aynı sorunlar. Aynı trajedi. Aradan geçen bunca yıllara rağmen. Nerede olduğu hiç önemli değil. Önemli olan şiirin kör gözlere ve sağır kulaklara başkaldırışı ve dünyanın en yüce değeri emekten yana tavır takınması...
       
        Güneşli bir günde
        Masmavi göreceğiz Karadeniz’i
        Balkaya’dan Karpuz’a kadar.
        Karış karış biliriz bu şehri;
        EKİ’nin çiçekli bahçeleri,
        Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla;
        Paydos saatlerinde yollara dökülen,
        Soluk benizli insanlarıyla.
        Siyah akar Zonguldak’ın deresi
        Yüz karası değil, kömür karası
        Böyle kazanılır ekmek parası
        (Orhan Veli, 1946 )
       
        Çağdaş Türk şiirinin, adı Nâzım Hikmet’le birlikte anılabilecek büyük yenilikçi ve devrimci şairlerinden Orhan Veli’nin bu sene 100. doğum yılı. (13 Nisan 1914-14 Kasım 1950) Orhan Veli, 36 yıllık kısacık ömründe Türk şiirinde neden bunca derin izler bırakabildi?
        Nâzım Hikmet, 1929’dan başlayarak yayımlanan kitaplarıyla çağdaş şiirin ilk büyük yenilik hareketini gerçekleştirmişti. 30’lu yıllarda ise Orhan Veli, iki arkadaşı Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile kısa süre içinde yerleşik şiir anlayışına hem içerik olarak hem de biçim yönünden kafa tutarcasına geçmişin halktan uzak saray edebiyatını ve sırçalı köşklerin dünyasını anlatan bütün kuralları yıkacak yeni bir şiir anlayışına yöneldiler ve daha sonra “Garip’’ diye anılacak bir yeni akımın öncüsü oldular.
        Günlük yaşamdan, sokaktaki küçük ve sıradan insanlardan madendeki ve fabrikadaki işçilere, denizlerdeki balıkçılardan tarladaki çalışanlara kadar tüm emekçi insanların sesi ve dostu olup onların yaşamını, sorunlarını, konuşmalarını, küfürlerini, kullanıkları dillerini, hayallerini ve sevdalarını şiirlerine konu ettiler. Daha önce köşklerden, saraylardan bahseden şiir yerine sokaktan, çalışma yaşamından, halktan ve tüm çalışanların dünyasından bahseden şiirler yazdılar. Daha önce dışlanan, horlanan, ezilen insanlar ilk kez şiir denilen bir edebiyat türünün içinde buldular kendini. İşte madencilerin yaşamını anlatan bu dizeler de o günlerde yaratılan bu şiir anlayışı ile yazıldı:
        Yüz karası değil, kömür karası
        Böyle kazanılır ekmek parası
        Orhan Veli Almanya’da da yaklaşık 30 yıl önce Yüksel Pazarkaya’nın çevirisiyle Almanca okuyucunun da beğenisini kazandı ve Almancaya çevrilen bu kitap o dönemde –şiir kitabı olmasına karşın– en çok satan kitaplar arasında yer aldı.
        Bu sene 100. doğum yılı nedeniyle tüm Türkiye’de yapılan onlarca etkinlikle anısı yaşatılan Orhan Veli Soma’da da kömür karası içinde ekmeklerini kazanan madencileri yalnız bırakmadı ve hiç beklemeden daha ilk günde yanlarında oldu, acılarını paylaştı. Soma faciasında sorumlulardan önce oraya ilk gelen o oldu.
        Soma’da yaşanan bu katliama tepkiler dünyanın her yerinde sürüyor ve olağanüstü bir dayanışma örneği de sergiliyor insanlar. Türkiye’de olduğu gibi dünyanın birçok köşesinden çok anlamlı destek ve dayanışmalarla birlikte tepkleri dile getiren kısa sürede örgütlenmiş yüzlerce protesto eylemleri de var.
        Örneğin Almanya’da sokaklarda ve meydanlardaki protesto ve dayanışma eylemlerinden başka, televizyon kanalları, radyolar başta olmak üzere yazılı ve görsel basın Soma katliamını başhaber olarak vermenin ötesinde o kadar ayrıntılı ve olay yerinden doğrudan bağlantılar kurarak tüm gelişmeleri bütün yönleriyle, sıcağı sıcağına, canlı, dinamik bir şekilde o kadar başarılı sundular ki, insan bir an, Soma’nın sanki Türkiye’de değil de Almanya’nın meşhur kömür havzalarının olduğu Rur bölgesinde bir yerleşim yeri olduğunu sanısına kapıldı. Utanılacak bir durum!
       
        Neden ?
       
        Çünkü ülkede kamuoyu, basın ve katliam kurbanlarının yakınları en küçük bir bilgilendirmeden ve doğru haberlerden yoksun kaldılar. Zaman ilerledikçe, başka zaman kendileriyle ilgili bir ’facia’ yine kendilerinin deyimiyle ’anında’ açıklama yapıp tepki gösteren tüm yetkili ve sorumlular, gelişmeler karşısında adeta buhar oldular. Resmi yetkililer ve görevliler krizi yönetemediler veya işlerine öyle geldi. En basit sorulara bile saatlerce insanlar yanıt alamadılar. Tepedeki tüm sorumlular sınıfta kaldılar.
        Biz yurt dışında yaşayanlar olarak haber almayı, bilgilendirmeyi ancak buradaki görsel ve yazılı medyadan öğrenebildik. Hem de objektıf olarak. Ayrıca bu haberler, hemen öyle ilk akla gelecek olan, sorumluları eleştirmeyi ön plana çıkararak da değil, tam bir basın etik anlayışı ve sorumluluğu ile: Nesnel ve bilgi-belgelere dayalı olarak! Uzmanların görüşlerini alarak, geçmişte Türkiye’de yaşanan diğer faciları da belgesel olarak ortaya koyarak.
        Türkiye’de birkaç televizyon kanalının dışında diğerleri, herhalde devletin tepesindekilere eleştiri ve suçlama gelmesin diye adeta karartma uygularken diğer taraftan da bu yetkililer her zaman olduğu gibi yanıltıcı, oyalayıcı, el çabukluğu marifet diyerek üstünü kapatmaya ve geçiştirmeye yönelik gayret içindeydiler. Böyle bir durumu Türkiye’de kamuoyu ve tüm insanlar daha önce de yaşadı; 12 Eylül sonrasında ülkede olup bitenleri ancak yabancı ajanslar ve görsel-yazılı medyadan öğrenebilmişti. Şimdi de benzer günler ve koşullar yaşanıyor.
       
        “Kömür karası geçer
        yüz karası geçmez”
       
        Soma’da yaşanan faciaya tepkiler de bitmiyor. Faciadan hemen sonra bir grup Somalı genç, Soma’nın merkezindeki Beşyol’da bulunan ‘madenci’ heykelinin önünde buluşarak yaşananları protesto etti. Gençler, ‘kaza değil cinayet, kader değil katliam’, ‘kömür karası geçer yüz karası geçmez’ yazılı dövizler açtı. Protestocu gençlerden lise öğrencisi Duygu Yıldırım (17), “Böyle bir kader olmaz. Ben 26 yaşındaki amcamın oğlu Keder Yıldırım’ı kaybettim. Denetlemeler düzgün yapılsaydı bu kaza yaşanmazdı” dedi. Soma’da kuaförlük yapan Gülşah Çallı (19), böylesine bir kara günde ibretlik bir kara mizah konusu örneği olayı aktararak, “Daha biraz önce yanımda bölgedeki madenlerden birinde çalışan madenciyi yöneticisi arayıp çalışmasını istedi. Madenci, ‘Müdürüm neler yaşandı biliyorsunuz. Ben şu anda madene girmek istemiyorum’ dedi. Yöneticisi ise olanlardan sanki haberi yokmuş gibi ve hiç utanmadan ‘Bize kömür lazım’ deyince büyük tartışmalar yaşandı” dedi.
        Kömür karası, çalışanın alınteri, namusu ve onurudur, gelir geçer, ama bu facianın sorumluluğundan dolayı ortaya çıkan manzaradaki yüz karası hiç silinmeyecek ve sorumluların alnında kara bir leke olarak tarihe geçecek...

    Madenciler