Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • ÖNCEKİ YAZI
  • SONRAKİ YAZI
  • 34. Sayı / Kasım-Aralık 2014
    “Göçmen Çocuklarında Dil Durumu ve Dil Edinim/Öğrenim Sorunları” Sempozyumu / 18 Ekim 2014



    Die Gaste 34. Sayı / Kasım-Aralık 2014

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN: 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Sempozyum ‘14
    I. Oturum
    Göçmen Çocuklarının Dil Durumu

    Sempozyum 2014/I. Oturum

    Dr. Christoph Gantefort, 1999-2004 yıllarında Köln Üniversitesi Özel Eğitimbilimi/Almanca öğretmenliği bölümünde okudu. 2005-2007 arasında Bonn Üniversitesi’nde Yabancı Dil Olarak Almanca eğitimi aldı. 2006-2012 yıllarında Prof. Dr. Hans-Joachim Roth’un yanında doktora çalışmasını tamamladı.


        Prof. Dr. Hans-Joachim Roth gelemediğinden yerine Dr. Christoph Ganteford ilk sunumu yaptı. Genel olarak BISS (Dil ve Yazı Yoluyla Eğitim) programını tanıtan Dr. Ganteford, bu program çerçevesinde Förderschulverbund’un oluşumunu, programın amaçlarını ve uygulama alanlarını anlattı.
        BISS programının Amerika’dan gelen, çokdilliliği desteklemeyi amaçlayan yeni bir akım olduğuna dikkat çeken Dr. Ganteford, kendi çalışmalarına da örnekler sundu. Program çerçevesinde özellikle yazılı dili geliştirmek için farklı modüllerle çalışıldığını, okuma ve anlamının geliştirilmesinin amaçlandığını, destekleme kapsamında BISS projesine paralel olarak yürütülen araştırma programı sayesinde tanı, destekleme ve uzmanlaşma alanlarında yeni yeni araçlar elde ettiklerini sözlerine ekledi.
        Dr. Ganteford, öğrencilerin Almancanın yanı sıra, eğitim dili olarak ana dillerinin desteklenmesi yoluyla her iki dilin de bilgi ediniminde kullanılabilir araçlar haline getirilmeye çabalandığını ve amaçlarının okuma akıcılığının ve teknik yazı yetisinin alfabeyi öğrenme aşamasında geliştirilmesi ve ardından okuma ve anlama kabiliyetlerinin her iki dilde de geliştirilmesi olduğunu bildirdi.
        Başlangıçta 3 KOALA okuluyla çalışmaya başladıklarını, çok dilli okuma yazma ediniminde geniş çaplı deneyimlerin olduğunu ancak alfabe düzeyi aşıldıktan sonrasına ilişkin sürekli taleplerle karşılaştıklarını, bu alanda hem öğrencilerin, hem de öğretmenlerin daha başarılı bir düzeye ulaşmak istediklerini belirtti.
        BISS projesi ve KOALA programının tasarımlarını karşılaştıran Dr. Ganteford, KOALA programını, birinci ve ikinci dilde eğitim dili düzeyindeki dilsel yetinin geliştirilmesi ve köken kültürünün kabul görmesi olarak değerlendirdi.
        “Dil, hikaye anlatımı, deneyimlerin aktarımı vb. alanlarda bir araçtır. Bu nedenle. Dersler de tek bir dil üzerinden, sadece Türkçe ya da Almanca gerçekleşmek zorunda değil. Önemli olan öğrencilerin genel dilsel bilgilerini bilgi oluşumu ve anlamı için kullanabilmek ve bu noktada bütün dilsel bilgilerini kullanabilmeleri.”
        Program içinde gerçekleşen dilötesi stratejilerine örnek veren Dr. Ganteford, SuS (Schüler unterrichten Schüler) ile ortaklaşa yaptıkları bir çalışmada ilk dili aynı olan çocuklarla bir metin üzerine çift dilli olarak fikir alışverişi gerçekleştirildiğini, ancak ardından yazıya dökülme aşamasında sadece tek bir dilin, örneğin Almancanın kullandırıldığını, bir metnin Almanca yazılmasından sonra metin üzerine gerçekleşen konuşmaların çift dilli yapıldığını veya bir dilden öbürüne birlikte çevirdiklerini, bu yöntemi kavram oluşturma ve geliştirme konusunda da kullandıklarını, bu şekilde dilsel tüm kaynaklarını kullanıma açtıklarını bildirdi. Derslerde metinlerle nasıl daha verimli çalışılabilineceğinin öğretildiğini, stratejiler geliştirildiğini ve buların öğretmenlerin denetiminde çocuklara uygulattırıldığını belirtti.
        Gantford araştırmaların yazın dilindeki yeti üzerinde çokdilli aile ortamının etkisi, birinci dilin geliştirilmesinin zihinsel gelişime etkisi ve zihinsel gelişim için kültürel eşitliğin önemi yönünde devam ettiğini belirterek sözlerini tamamladı.

    ***

    Dr. Almut Küppers, Goethe Üniversitesi’nden doktora derecesine ve Birmingham Üniversitesi’nden doktora sonrası Eğitim Sertifikası’na (PGCE) sahiptir. Küppers ayrıca, siyaset bilimi ve eğitsel drama dersleri vermiş ve Almanya, İngiltere ve ABD’deki okullarda çalıştı. 2005-2006 güz döneminde Fulbright Bursu kazanan Küppers, New Jersey Koleji’nde değişim programı kapsamında araştırmacı olarak çalıştı.


        Dr. Almut Küppers, “Gizli Hazineler” başlıklı sunumuna, Mercator Vakfı’nın desteğinde Hannover’de gerçekleştirilen ve kendisinin de içinde yer aldığı bir araştırmayla başladı.
        Kültürlerarası açılım bağlamındaki araştırmanın yapıldığı okulun (Albert Schweitzer Okulu) son derece sorunlu bir ortamda bulunduğunu belirttikten sonra, bu araştırmanın göçmen dillerinin eğitimi açısından olduğu kadar ilk yabancı dil olarak Türkçenin uygulanması için de önemli bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Hannover’deki araştırmaya ilişkin gözlemlerini ve yaşanılan olayları anlatan Küppers, şu soruların merkezi önemde olduğunu belirtti: Dışlanmış göçmen dillerinin değeri yükseltilirse nasıl bir sonuç ortaya çıkar? Bu dillere sosyolojik ve kültürel bir değer yüklendiğinde bunun etkisi nasıl olur? Çoğunluk dilini konuşan çocukların buna katkısı nasıl olur?
        Dr. Küppers, sunumunda hala göçmen dili üzerindeki önyargıların ve dışlanmanın devam ettiğini, özellikle bu önyargı ve dışlamanın Türkçe için daha belirgin olduğunu ifade ettikten sonra, nüfusun büyük bir kesimi için Türkçenin tuhaf ve egzotik bulunduğunu ve derste çokdilliliğin ve çeşitliliğin hala bir eksiklik ve sorun olarak görüldüğünü söyledi.
        “Çokdille büyüyen çocuklar okulda daha ilk baştan bir sorun olarak algılanmaktadır. Çokdillilik ve çokkültürlülük kültürel bir sermaye olarak ele alınsa da, hala bu çocukların okul başarısızlığı buna dayandırılmaktadır“ diye konuşan Küppers, bu duruma karşı mücadele edilmesi gerektiğini, Alman okul sistemi içinde gittikçe artan bir ayrışmanın olduğunu ve göç kökenli çocukların hedefe ulaşmaları için çok değişik ve dolaşık yol kat etmeleri gerektiğini belirtti.
        “Araştırmanın uygulandığı Hannover’deki ilkokul on yıl önce ‘Türk Okulu’ olarak nitelenirken, şimdi Almanya’nın en iyi ilkokulları arasına girmeyi başardı. Size bunun nasıl başarıldığını anlatacağım.
        İlk başlarda Alman orta sınıf ebeveynlerinin üçte biri çocuklarının bu okuldaki kayıtlarını sildirdiler. Oradaki rahiple de konuştum. Çocuklarını başka okula yazdırabilmek için vaftizlerini bile başka yerdeki kiliselerde yaptırtıyorlarmış. Bir taraftan çok şiddet uygulandığını, diğer taraftan çocukların potansiyelinin bu okulda yeterli desteğin sağlanmayacağı vb. gerekçe olarak gösterdiler. O dönemde ailelerin %60’ı düşük gelir düzeyindeki ailelerdi, %30’u çocuklarını tek başına yetiştiren annelerin çocuklarıydı ve %70’i göç kökenli ailelerden oluşmaktaydı. Sınıfta her iki çocuktan birisi için Gençlik Dairesi (Jugendamt) sorumluydu.
        Buna rağmen bu okulda ikidilli Türkçe dersi programı uygulandı. Biri Türk, diğeri Alman iki eğitim görevlisi haftada beş saat ders verdi. Ayrıca temel derslerde kavramlar iki dilde verildi. Üçüncü yıldan itibaren İngilizce ders planına eklendi. Hannover’deki ilkokul tam günlük okuldu, dersler saat 8.00 ile 15.00 arasında yapılıyordu. Çocuklar arasındaki eşitsizlik ev ödevlerinde kendisini gösteriyordu. Bazı ebeveynler ev ödevlerine yardım edebilirken, diğerleri edemiyordu. Eşitliğin sağlanması için ev ödevleri ders programlarından kaldırıldı, çünkü ailelerin okul ödevlerine fazlaca yardımcı olamıyorlardı.”
        Uygulamada Almanca anadiline sahip çocuklar Türkçenin ne kadar zor bir dil olduğunu gördüklerini, böylece Türkçeyi daha aşağı bir dil olarak görmekten uzaklaştıklarını belirten Dr. Küppers sunumuna şöyle devam etti:
        “Sadece Türkçe değil Türk kültürü de aile içine girmektedir. Çocuklar pozitif bir Türkiye resmi çizmekteler. Ayrıca dil sınırını aşarak arkadaşlıklar gelişmektedir ve bu aileler arasında da kendini göstermektedir. Ve bu bilişsel gelişmeyi de harekete geçirmektedir. Bununla beraber dil öğrenme bilincini de öğreniyoruz, üstellik Alman dil yapısından farklı olan bir dille. Dil günlük yaşamda çok önemlidir, okulda öğrenilen günlük yaşamda uygulanmaktadır. Böylelikle bu durum tekdilli çocuklara iki/çok dilli gerçeği kendi ülkelerinde tanıma imkanı sağlamaktadır.
        Bir tarafta tekdilli Alman çocuklarda, Türkçe öğrenilmesi sayesinde kişisel olarak özel bir gelişim söz konusu oluyor. Türkçe öğrenimiyle, yapısal olarak çok farklı bir dille başa çıkmayı öğrenen çocuk, dil edinimi yetisini de geliştiriyor. Bu sayede üçüncü sınıfta daha yakın bir dille, örneğin İngilizceyle, başa çıkmak daha kolay oluyor.
        Türkçe matematiksel ve analitik düşünceyi diğer dillere göre daha fazla destekleyen bir dil. Bu konuda elimizde kesin bilimsel veriler olmasa da, Türkçe, diğer dillere kıyasla matematik ve analitik düşünceyi daha fazla destekliyor.
        Son on yıllık gelişme gösteriyor ki, çocukların %50’si on yıl önce haupschuleye, %15’i liseye ve %35’i realschuleye tavsiye edilirken, bugün, 2014’de, bu oran tersine dönmüş ve %40’ı liseye tavsiye edilmişlerdir.
        Herşeyden önce böyle bir programdan en kârlı çıkan çokdilli çocuklardır, çünkü kendi anadillerine değer verildiği için. Böylelikle dil ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılması sürdürülebilmektedir. Bu da kendine güvenme bilincini oluşturduğu gibi, kimlik bulmakta da önemli rol oynamaktadır. Devamında çocuklarda öğrenme eğilimini de geliştirmektedir. Özellikle derste uygulanan Türkçe dilinin çocuğun bilişsel gelişimine katkısı çok büyüktür, bu temel derslere daha kolay geçişini sağlamaktadır ve Türkçe kelime hazinesini de gelişmektedir. Böylece Türkçe bir eğitim dili olmaktadır ve ikinci bir dil olarak sürdürülmesi gerekir.” diyerek sunumunu tamamladı.

    ***

    Dr. phil. Mehmet Latif Durlanık, 1995-1996 Hamburg Üniversitesinde Turkoloji Bölümü’nde öğretim görevlisi ve Hamburg Üniversitesi’nde ek kalifikasyon yaptı. 27.09.2000’de Felsefe Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 2004 Yaz döneminden itibaren Hamburg Üniversitesi Beşeri Bilimler Fakültesi AAİ’de (Asya-Afrika-Enstitüsü) Türkçe Bölümü’nde çalışmaktadır.


        Dr. Mehmet Latif Durlanık, sempozyum sunumuna, göçmenlere ilişkin bakış açıları ile kullanılan kavramlar arasındaki ilişkiyi, değişik yaklaşımların hangi simgelerle ifade edildiğini, bunun üç aşamadan geçtiğini belirterek başladı.
        “İlk aşamada (1962-1982) göçmenler, “misafir işçiler” (GAD/Gastarbeiter Deutschland) olarak tanımlandı. Alman- ya’ya gelen ilk kuşak, misafir işçiler olarak adlandırılan işçilerdi. Misafir işçiler eğitimden uzak yörelerden geliyorlardı ve Türkçe dilbilgisine çok az ya da hiç sahip değillerdi. İkinci aşamada (1982-2002) hızlı bir şekilde GAD simgesi değişti. Misafir işçi, gurbetçi/yabancı oldular. Böylece Yabancı Dil Olarak Almanca (DAF/Deutsch als Fremdsprache) oluştu. Üçüncü aşamada (2002’den günümüze kadar), DAF, İkinci Dil Olarak Almanca’ya (DaZ/Deutsch als Zweitsprache) dönüştü.”
        Bugün yaygın olarak DAZ’ın kullanıldığını belirten Dr. Durlanık, yapılan araştırmalara bakılırsa, bu kavramda da sorunlar olduğunun görüldüğünü belirttikten sonra, bugün üçüncü ve dördüncü kuşakların anadillerini konuşamadıklarını, bunlar için Almancanın ilk dil olduğunu vurguladı. Bu kuşakların evlerinde Türkçe duydukları ve Türkçe konuştukları savının yanlış olduğunu söyleyen Dr. Durlanık, göçmen çocuklarının en geç anaokulunda Almancayı ilk dil olarak konuşabildiklerini, bu nedenle DaZ kavramının burada geçerli olmadığını söyledi.
        “İlk kuşağın anadili Türkçeydi, hiçbir yabancı dil bilmiyorlardı, Almanca bilgileri çok ilkeldi. İkinci kuşakta ilk dil aile dili olan Türkçeydi ve Almanca ikinci dil durumundaydı. Üçüncü kuşakta ilk dil Almanca oldu ve Türkçe ikinci dil haline geldi (Deutschisch, Kanaksprak, Deutschlandtürkisch vb.).” diye konuşmasını sürdüren Dr. Durlanık, dördüncü kuşağın “diverse Menschen”, yani farklı/çeşitli insanlar olduğunu belirtti.
        Anadili olarak Türkçeye yaklaşımın artık sadece duygusal bir tutum ol-du- ğunu, yakın gelecekte ikidilli okul- ların gerçekleşmeyeceğini, bunların sadece küçük projeler olarak kalacağını ileri süren Dr. Durlanık sunumunu şöyle tamamladı.
        “Misafirlerden yabancı/gurbetçi olundu, ondan sonra dilsel açıdan ikinci sınıf insan ve şimdi bizler farklı/çeşitli insanlarız. Çeşitli insanların çeşitli sorunları olur, bizim birçok sorunlarımız var. Bu konuda yeni arayışlar var. Bremen Üniversitesi’nde “Um-Het”, yani “heterojenlikle ilişki” adlı bir çalışma var. Her zaman eski için ve eski iş alanları için yeni kelimeler üretme çabasındalar.”

    ***

    Prof. Dr. Hans H. Reich, 1939 yılında Speyer‘de doğdu. Heidelberg, Tübingen ve Münih üniversitelerinde Alman Dil ve Edebiyatı, Romanistik ve Latince eğitimi aldı. 1966’da Münih Üniversitesi’nde doktora yaptı. 1971’den sonra Rheinland Pedagoji Yüksekokulu’nda Almanca dil ve edebiyatında didaktik profesörü olarak görev aldı. 1990’dan sonra Koblenz Landau Üniversitesi Landau yerleşkesinde, 1994’de kurulan Kültürlerarası Eğitim Enstitüsü’nde yöneticilik yaptı.


        I. Oturum’da sunumunu yapan Prof. em. Dr. Hans H. Reich, öncelikle “dil durumu” (sprachstand) kavramının ikili anlamı üzerinde durdu. Prof. Reich, teknik anlamda “dil durumu”nun (dil düzeyi) bir çocuğun o dilde ne kadar ilerlediğinin ölçülmesiyle ortaya çıktığını, ama kendisinin, göçmen çocukların dilsel olarak nerede ve hangi aşamada olduğunu (durumunu) ele alacağını belirtti.
        Göçmen ya da göç kökenli çocukların herhangi bir dil üzerinden değerlendirilmesinin uygun olmayacağını, göçmen çocuklarında tek bir dil durumundan söz edilmesinin mümkün olmadığını belirten Prof. Reich, sunumunu Türkiyeli göçmen çocuklarında dil gelişimini göç tarihi çerçevesinde değerlendirdi.
        “Göç kökenli insanların 50 yıllık geçmişlerine baktığım zaman, çocuklar baştan itibaren buradaydılar. İlk birkaç yılı dışarıda bırakacak olursak, çocuklar, burada doğanların dışında Türkiye’den getirtildi ve bu çocuklar göç tarihinin çok önemli bir bölümü oluşturuyorlar. Almanya’daki dil durumuna çok iyi bir gösterge oluşturuyorlar.” diyerek sözlerini sürdüren Prof. Reich, “Bu çocuklar kendi ülkelerinde dili de etkilediler. Çünkü geriye dönen gençler, örneğin, orada liselere dönüş yapanlar, üniversitelere gidenler, Almanca bilgilerini İstanbul, Ankara ve başka yerlerde sadece turistlerle konuşarak değil, başka alanlarda etkileşiminde kullandılar.” belirlemesini yaptı.
        Prof. Reich, Türkiyeli göçmenleri üç grupta ele alarak sunumunu sürdürdü. İlk grubun, 60’lı yılların sonu ve 70’li yılların başında gelen ebeveynler ve çocuklardan oluştuğunu ve bunlarda Türkçenin birinci toplumsallaşma dili olduğunu ifade etti. “Dilbilimciler açısından ilk dilin, yani anadilin ikinci bir dille birleşmesinde nasıl birbirini etkilediğini görmek çok ilginçti. Bu konuda çok ciddi araştırmalar yapıldı. Örneğin, Neumann, göç kökenli çocukların yazım hatalarına ilişkin yaptığı bir araştırmada, anadilinin ikinci dil ediniminde nasıl bir rol oynadığını göstermeye çalıştı.” diyerek sunumunu sürdürdü.
        İkinci grubun 80’lerde Almanya’da doğan çocuklardan oluştuğunu söyleyen Prof. Reich, bu grupta yer alan çocuklarda dil gelişiminin çok farklılıklar gösterdiğini belirtti. Bu grupta yer alan çocuklar için iki farklı toplumsallaşma dili söz konusu olduğunu, ama ikinci dilin yabancı dil olmaktan çıkabilmesi için herşeyden önce bu dille iletişime geçilmesi ve doğrudan kullanılabileceği alanlara sahip olması gerektiğini ifade ederek şöyle devam etti:
        “Okulun görevi, çocuklara Almanca öğretmekse, bunu az çok başardı. Ama bir de daha gizli kapaklı olan bir amaca hizmet etti. Almancanın ne kadar önemli olduğunu gösterip öğretirken, kendi dillerini aşağı görmelerini, o dili önemsememelerini sağlamış oldu. Gelinen ülkenin dili, belki öğretmenlerin tavırları nedeniyle, belki okul tarafından verilen kararlarla bu dil hakkında çocuklarda farklı, daha aşağı bir yere konuldu. Elbette bunun sonuçları da oldu dil ediniminde. Kendi dilini çocuğunun nasıl algıladığına ilişkin ve kendi dilinin öğrenimine etkisi olduğu gibi, aynı zamanda çocuğun kendine güveni ve kendine algısı düşürüldüğü oranda, Almanca öğrenmesini de engellenmiş oldu.”
        Prof. Reich, Hamburg’da kendisinin yaptığı araştırmalara değindi. “Çocuk yuvasına gelen 3-4 yaşındaki çocukların anadildeki gelişimleri, tek dilli çocukların dilsel gelişimiyle aynıydı, yani kendi anadillerindeki gelişimleri normaldi. Ama Almanca düzeyleri çok farklı olabiliyor. Kimisi her gün Alman çocuklarıyla oynadığından daha gelişmiş durumda oluyor, kimileri daha çok evde oturduklarından Almanca gelişimleri daha az olabiliyor. Çocuk yuvalarındaki Almanca konuşan çocuklar, eğitmenler, Almanca okunan kitaplar Almancanın gelişiminde çok ciddi bir etkide bulunuyor. Bir-iki yıl içinde bu çocukların Almanca düzeyi öyle bir yere geliyor ki, geldikleri ülkenin dili ile en azından eşit düzeye ulaşıyor, ama anadili gelişmeyi durduruyor. Gelişimini durduran anadil gittikçe geriliyor, Almanca ilerliyor. İşte bunun eleştirel olarak gözlemlemek gerekiyor.” diye belirtti.
        “Sağlanması gereken, anadili gelişiminin çocuk yuvasına gelen çocuklarda, Almancanın gelişimine eşit düzeyde gitmesi. Buradaki makas ortadan kaldırılmalı. O yaştaki çocuklarda anadili çocuğun kişisel dünyasında önemli. Elbette bu çocuk yuvasında Lehçe, Rusça ya da farklı dilleri konuşanların bulunması olanaklı olmayabilir, ama çocukların anadillerinde gelişmeleri için gerekli adımları atılması gerekiyor.” diyen Prof. Reich, bu duruma alternatif olarak Yunan özel okullarını örnek gösterdi. Ama bu Yunan özel okullarındaki sistemin Alman eğitim sisteminden farklı olduğunu, amacın, çocukların yüksek düzeyde başarılı olarak Yunan üniversitelerine gitmek olduğunu belirtti.
        Sunumunun son bölümünde Almanya’da eyaletler arasındaki farklılıklara dikkat çeken Prof. Reich, birbiriyle çelişen politikalar izlendiğini söyledi. Bu durumu ortadan kaldırmak için İsviçre’deki uygulamanın örnek alınmasını belirtti. “İsviçre’de özel bir dernek, bütün eğitimin dil konusunda nasıl gelişim göstereceği konusunda söz sahibi. Tüm kantonlar dil eğitimini bu derneğe sormadan gerçekleştiremiyorlar. Aynı dilden, anadilinden gelen öğretmenler birilikte çalışabiliyorlar, birbirlerini etkileyebiliyorlar. Şu çağrıyla konuşmamı kapatmak istiyorum: Lütfen en azından eyaletler arasında bu bağlamda bir koordinasyonu hiç değilse deneyin.”