Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • ÖNCEKİ YAZI
  • SONRAKİ YAZI
  • 36. Sayı / Mart-Nisan 2015



    Die Gaste 36. Sayı / Mart-Nisan 2015

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN: 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Der Mensch ist,
    was er isst
    "
    IV
    [“İnsan ne yerse odur”
    (Ludwig Feuerbach, Die Naturwissenschaft und die Revolution, 1850, GW 10, s. 358.)]





    Asuman ÖKTEM


        Feuerbach’ın bu ünlü materyalist tezi (“İnsan ne yerse odur”), Gramsci’nin deyişiyle, “alıkça” yorumlara yol açmıştır. Örneğin, Gramsci’nin partisinin kurucularından olan Bordiga, Feuerbach’ın tezinden yola çıkarak, “bir insanın konuşma yapmadan önce ne yediği bilinirse, konuşması daha iyi yorumlanabilir” diyerek, yiyeceklerin düşünce biçimi üzerinde doğrudan ve belirleyici etkisi olduğunu ileri sürer. Gramsci bu yorumu, “Çocukça ve gerçekte deneysel bilime de aykırı bir olumlamadır bu, çünkü beyin bakla ya da yer mantarıyla beslenmez” diyerek eleştirir.
        Bu felsefesel “alıkça” yorumun ötesinde, aynı tez, materyalizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan alanlarda ya da demagojik söylemlerde de çokça kullanılır. Örneğin bir islamcı yazar (H. Şahin), Saidi Nursi’den alıntı yaparak şöyle yazıyor: “Yediğimiz besinler hakkında bilgiler edinmek mecburiyetindeyiz. Çünkü insan ne yerse odur. Haramın mukaddemesi (başlangıcı) haramdır (İşarat'ül İ'caz, s. 380).” Kısacası, “haram yerseniz haram olursunuz” diyor ve bu dinsel/ideolojik söylemi materyalist bir tezle kanıtlamaya kalkışıyor.
        Böylesi alıkça-ötesi mantıktan yola çıkıldığında, “fast-food yiyen fast-food olur” gibi ne anlama geldiği bile bilenmeyen bir sonuca ulaşılabilir.
        Bu usdışı yorumlar, örneğin, (dar anlamda) Yunan yemekleri ile Türk yemeklerinin benzeşliğinden yola çıkarak, “Yunan yemeği yiyen Yunan olur” ya da tersi, “Türk yemeği yiyen Türk olur” türünden absürt-milliyetçi bir vargı oluşturabilir. Yazımızın bu türden absürtlüklerle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirterek Yunan mutfağına bir bakalım.
        Yunan mutfağı ile (eğer böyle bir terimleme yapılabilirse) Türk mutfağı arasındaki benzerlikler şiş kebap/souvlákiyle (σουβλάκι) başlayıp musakka/mousakás (μουσακάς), yaprak sarma/dolma/dolmadakia (ντολμάς), cacık/tzatziki, (τζατζίκι), lokma tatlısı/loukoumades (λουκουμάδες), baklava/baklavas (μπακλαβάς), imam bayıldı/imam baildi (Ιμάμ Μπαϊλντί), döner/gyros (γύρος), pide/pita vb. yiyeceklerle sürüp gider. mousakás
        Arapçadan gelen musakka (مسقعة), Yunan mutfağında mousakás (μουσακάς) olarak karşımıza çıkar. Ama Türkiye’de musakka çokluk patlıcan musakka olarak yapılırken, Yunan mutfağında mousakás, patates, patlıcan, kıyma ve en üstünde beşamel sosla yapılır. Beşamel sos ise, Fransız sarayının başmabeyincisi Louis de Béchameil tarafından 17. yüzyılda yapılmış bir Fransız sosudur. Buradan yola çıkıldığında, Yunan mutfağındaki musakka, patlıcan musakkadan farklı olarak patates-patlıcan karışımı ve beşamel sostan oluşur ve kesinkes karma (belki de “füzyon”) bir üretimdir.
        Souvláki
    (σουβλάκι), her ne kadar şiş kebap/çöp şişin akrabası olarak kabul edilse de, aralarında tam bir köken çatışması vardır. Şiş kebap koyun etinden yapılırken, souvláki, kesinkes domuz etinden yapılır.
        Aynı durum döner-gyros akrabalığında da karşımıza çıkar. Türkiye’de döner kuzu etinden yapılırken, gyros, souvláki gibi domuz etinden yapılır. Syriza
        Fasolada
    (φασολάδα), okunuşu “fasulye”yi (Latince, Phaseolus vulgaris) çağrıştırsa da, Yunan mutfağında zeytinyağlı iri kuru fasulye yemeğidir. Tarihsel olarak Yunanların zeytin üreticisi oldukları düşünülürse, fasolada, kuru fasulyenin Yunan tarzıdır. Türkiye’de kuru fasulye etli yapılırken, zeytinyağlı olarak kuru fasulye piyazı, barbunya ya da taze fasulye (Yunanca adıyla fasolakia/φασολάκια) yapılır. Ama kuru fasulye Latin-Amerika kökenli bir sebze olup, tıpkı patates gibi, (Erdoğan’ın Küba’da “cami” gördüğünü söylediği) Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinden sonra Avrupa’ya ve oradan Anadolu’ya yayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında, kuru fasulye, bir Türk yemeği olmaktan daha çok, bir Latin-Amerika (acılı) yemeğidir ve fasulye sözcüğü de Latince “phaseolus”tan gelmektedir.
        Yine “Türk” olmakla ve Yunanların Türklerden aldıkları iddia edilen yaprak sarma-dolma/dolmadakia (ντολμάς), üzüm yaprağından yapılır. Tarihsel olarak Antik Yunan zeytin ve şaraplarıyla ünlüdür. Türklerin Orta Asya’da zeytincilikle ve bağcılıkla hiçbir ilişkilerinin olmadığı iyi bilinmektedir. (Nazım Hikmet’in ünlü dizelerini anımsayalım: “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan/Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim”)
        Bunların yanında Yunanca adının Türkçe adıyla çağrışım yapmayan, ama malzemesi, yapılışı ve lezzeti aynı olan yemekler de var. Örneğin, Anadolu’nun kol böreği, Yunanistan’da, ıspanaklısı spanakopita ve peynirlisi tiropitadır.
        Özbeöz “made in Turkey” olan ve Orta Asya’dan beraberlerinde getirdikleri rivayet edilen tarhana, Yunan mutfağında trahanas (τραχανάς) olarak yer alır. Tarhana sözcüğü Farsçadan gelmektedir. Bu nedenle özbeöz Türk yiyeceği olarak tanımlamak çok da yerinde görünmemekle birlikte, yapımında yoğurdun yer alması ve kurutulması göçer toplumlara özgü olduğunu göstermektedir. Adlandırmanın Farsçadan gelmesi, üst-alt kültür ilişkisinin bir sonucu olduğu kabul edilebilir. Yunan tarhanasının Türk tarhanasından temel farkı, yoğurt yerine süt kullanılması ve hellim peyniriyle birlikte sunulmasıdır.
        Yunan mutfağındaki tatlılar arasında, baklavas (μπακλαβάς), kadaifi (κανταΐφι), loukoumades (λουκουμάδες) ve revani (ρεβανί) yer alır.
        Baklavas
    (μπακλαβάς), yani baklava ise, Moğolcadan türetilmiş eski Türkçe bir sözcüktür. Bu açıdan baklavanın özbeöz Türk tatlısı olduğunu söylenebilir.
        Kadaifi
    (κανταΐφι), bildiğimiz kadayıftır. Kadayıf sözcüğü ise, Arapçadan gelen "kadife" sözcüğünün çoğuludur. Arap ülkelerinde kadayıf yerine knāfeh (Hatay’ın ünlü künefesi) sözcüğü kullanılır. Yunanistan ve diğer Balkan ülkelerinde bu tatlının yayılması ve yerelleşmesi Osmanlılar sayesinde olmuştur. 360 yıl Yunanistan’a ve 500 yıl Balkanlar’a egemen olan Osmanlılar, Arapça künefeyi beraberlerinde taşımışlar, ama kendi dillerindeki adıyla aktarmışlardır.
        Revani
    (ρεβανί), Farsça ravġanī sözcüğünden gelmektedir. Bu tatlının kökeni İran’dır.
        Loukoumades
    (λουκουμάδες), lokma tatlısıdır. Türkçede kullanılan lokma sözcüğü, Arapça lkm kökünden gelen lukmat, “bir defada yutulan yemek” sözcüğünden gelmektedir.
        Böylece tarhana, baklava ve yoğurt özbeöz Orta Asya kökenli, dolayısıyla Türklerin göçüyle birlikte beraberlerinde getirdikleri temel yiyeceklerdir. Kurutulmuş et ve bunun geliştirilmiş hali olan pastırma Orta Asya kökenlidir.
        Ama kurutulmuş et ya da pastırma, ne kadar Orta Asya kökenli olursa olsun, her durumda göçebe toplumların temel yiyeceklerinden birisidir. Amerika yerlileri (Tommiks/Capitan Miki okurlarının “kızılderili” diye bildikleri göçebe topluluk) de göç boyunca kurutulmuş et kullanırlar. Benzer sosyo-ekonomik koşullarda bulunan toplumlarda benzer yiyeceklerin olması şaşırtıcı değildir. (Burada hemen ekleyelim, Boşnakların “isli eti” de kurutulmuş ettir. Ancak “isli et”, adından da anlaşılacağı gibi, etin “iste” tütsülenmesiyle yapılır. Göçmen toplumundan daha çok yerleşik topluma özgüdür.)
        Sonuç olarak, Yunanistan’a 1460 yılından bağımsızlığını kazandığı 1821 yılına kadar 360 yıl egemen olmuş Osmanlıların, bu yüzyıllar içinde kendi kültürel öğelerini Yunanlara aktarmış olması çok doğaldır. Aynı şekilde, aynı yüzyıllar içinde Antik Yunan’dan gelen Yunan kültür öğelerinin Osmanlıya ve onun aracılığıyla Anadolu’ya aktarılması da aynı oranda doğal kabul edilmelidir. Ama unutulmamalıdır ki, aynı yiyecekleri yemek, iki topluluğu birbirlerine yakınlaştıran bir unsur olsa da, bir ve aynı oldukları anlamına gelmemektedir.
        Türk ve Yunan mutfak kültürünün benzerliği, birinin diğerinden aldığı kültür olarak tanımlanamaz. 360 yıllık bir bağımlı/sömürge ilişkisi, kaçınılmaz olarak, belli benzerlikler ortaya çıkartmıştır. Bu 360 yıllık bağımlılık ilişkisi yok kabul ederek, Yunanların pek çok yiyeceği “Türkler”den “aldıkları/çaldıkları” türünden iddialar, sadece milliyetçi söylemin bir ürününden başka bir şey değildir.
        Son sözü, Bülent Ecevit’in 1947 yılında Londra’da yazdığı şiire bırakıyoruz:
         
        “Sıla derdine düşünce anlarsın,
        Yunanlıyla kardeş olduğunu.
        Bir rum şarkısı duyunca gör,
        Gurbet elde İstanbul çocuğunu.”