Die Gaste
İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE
ISSN 2194-2668
DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN İNİSİYATİF
(Initiative zur Förderung von Sprache und Bildung e.V.)


  • SONRAKİ YAZI
  • ÖNCEKİ YAZI
    28. Sayı / Mayıs-Temmuz 2013



    Die Gaste 28. Sayı / Mayıs-Temmuz 2013

     
     

    Die Gaste

    İKİ AYLIK TÜRKÇE GAZETE

    ISSN 2194-2668

    DİL VE EĞİTİMİ DESTEKLEMEK İÇİN
    İNİSİYATİF

    Yayın Sorumlusu (ViSdP):
    Engin Kunter


    diegaste@yahoo.com

    Tipik Alman
    Almanların Tutum ve Davranışları
    [Typisch deutsch. Wie die Deutschen ticken]


    Prof. Dr. Hans-Dieter GELFERT
    (Freie Universität, Berlin)


        Yabancıların gözünde Almanlar lafı uzatmayan donuk birer eylem adamı ve daha çok bir tür kabalıktan başlayıp, bir okul hademesi gibi her konuda haklı olmaya kadar varan davranışlara meğilli, ama buna karşın sağlam şeyler üreten insanlardır. Almanlar kendilerini çalışkan, düzenli olmayı seven, temiz, dakik ve titiz insanlar olarak görüyor. Alman tarzı erdemler olarak kabul edilen bu özellikler, mizaha pek yer bırakmayan ciddi bir temel tutumu önkoşuyor. İngilizler, bu nedenle, Alman mizahının varolmadığını düşünür. Ancak, ayırıcı özelliği Batılı ülkelerde, çoğu zaman, Alman “gemütlich” (keyifli/rahat) sözcüğüyle tanımlanan Alman eğlence kültürü, ciddi ve donuk Alman imajı ile çelişmektedir. Oktoberfest (Bevyera’da her yıl Eylül’de düzenlenen büyük festival), bira çadırları, karnaval (fasching) ve anayurt romantizmi (Heimatromantik) ciddi erdemler kadar tipik Alman özellikler olarak görülmekte. Peki bu özelliklerden hangisi gerçekten tipiktir ve kökenleri neye dayanıyor?
        Yurtdışında bir kaç ay yaşayan herkes farklı ulusların farklı anlayışa sahip olduğunu bilir. Yaygın bir kanıya göre bunların nedeni genetik farklılıklardır. Ama nedeni bu olamaz, öyle olsaydı Almanlar ve İngilizler gibi akraba halklar aynı anlayışa sahip olurlardı. Gerçekte ise, her iki ulus, örneğin Almanlarla Polonyalıların ilişkisine kıyasla daha farklıdır. Bir ulusal anlayış adı altında, bir halkın üyelerinde, dikkat çeken bir sıklıkla kuşaklarüstü gözlemlenebilen davranış biçimleri ve öncelikli değerlerin bütünü anlaşılmaktadır. Bu ayırıcı özellikler nitekim doğumla birlikte başladığından, okul eğitiminin ya da farklı diğer bilinçli eğitsel girişimlerin bir sonucu olamazlar. Burada daha çok insanın adeta ana sütüyle edindiği özellikler söz konusudur, öyle ki anneler dahi çocuklarına diğer ulusların annelerinden farklı bir anlayış aktardıklarının farkında değildirler.
        Bir halk için tipik oldukları duyumsanan tüm özellikler zihinlerde tekrar canlandırıldığında, genelde tekil davranış biçimlerine ve değerlendirmelere göre ayrımlaştırılabilir çok az sayıda temel tutuma rastlanır. Diğer uluslara bir bakarsak, İngiliz ve Amerikalılar açısından bireysel özgürlük isteminin tüm diğer değerlere olan istemlerin başında geldiğini ve diğer değerlerin temelinde yattığını görmek hiç de zor değildir. Almanlar da özgürlük istiyor ve özgürlüğe çok değer veriyor, ama onlar için en büyük değer güvenliktir. Öte yandan güvenliğe diğer uluslar da erişmeye çabalıyor, ancak güvenliğin bu uluslar açısından Almanlarda olduğu kadar derin duygusal bir önemi yoktur. “Geborgenheit” (güven ve şefkat) gibi bir sözcük kullanıldığında, güvenin derin duygusal önemi açıklık kazanır. “Geborgen-heit”ın diğer dillere çevrilmesi “güvenlik” sözcüğünün çevirisinden daha zordur. Almanlar açısından o salt koruma değil, ayrıca sıcaklık ve şefkat sağlayan bir kılıftır. Geborgenheit’a duyulan özlem Alman kültürünü Otuz Yıl Savaşları’ndan bu yana etkilemektedir ve bu özlemin her yönüyle yeşermesi Romantik Dönem’de olmuştur. Nedeni ise çok açıktır: İmparatorluğun 1871’de kurulmasına dek Almanların güvenlik sunan kendi devletleri yoktu. Almanlar fetih ve miras yoluyla bölünerek sürekli değişen küçük ve en küçük devlet yapılarında yaşıyorlardı. Bir Alman tarihçi 1789’da, Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği yıl, Alman toprakları üzerinde özerk siyasi birimlerin varolduğunu belirtmiştir. Almanların büyük, koruyucu bir birliğin güven ve şefkatine duydukları özlem bu nedenle hiç de şaşırtıcı değildir. Aynı biçimde şaşırtıcı olmayan bir diğer şey, Almanların daha büyük bir birlik uğruna küçük devletlerinin güven ve şefkatinden vazgeçmekten her zaman korkmuş olmalarıdır.
        Almanlar günümüzde de bu iki kutup arasında hala kararsızdırlar. Anayurtlarında (Heimat), bir diğer ifadeyle doğdukları ve çocukluklarını yaşadıkları bölgede, büyük ulusal devlete kıyasla kendilerini çok daha güven ve şefkatli bir ortamda hissediyorlar; öte yandan bu büyük ulusal devlet kendilerine daha kapsamlı bir güvenlik sağlıyor. Almanlar açısından anayurtları diğer Avrupalı komşularına kıyasla daha derin bir duygusal öneme sahiptir. Bu herşeyden önce kökleri tarihe dayanan küçük devletlerin yalnızca siyasi değil, farklı lehçelerde ifadesini bulan kültürel birlikler olmasından kaynaklanmaktadır. Anayurt duygusal güven ve şefkat, ulusal devlet de siyasi güvenlik sağlıyor. Bu iki özlem arasında sıkışıp kalmışlık şimdi Almanya ve Avrupa arasında tekrarlanıyor. Bir Alman atasözü şöyle der: Lieber den Spatz in der Hand als die Taube auf dem Dach (Eldeki serçe çatıdaki güvercine yeğdir). Ama güvercin Almanlara bir kartal olarak tezahür ettiğinde, serçeyi feda ettiler. Almanya bugün bir serçe ve Avrupa da bir kartal değil. Almanların karar vermekte zorlanması doğal.
        Güven ve şefkate duyulan özlemin Almanların ulusal ruhuna ne kadar nüfuz ettiğini Nazi Almanyası İşçi Başkanı Robert Ley’in şu sözleri açıklamaktadır: Ley retorik bir soru yöneltiyor “Alman insanı Adolf Hitler’i neden sözcüklerle tarif edilemeyecek kadar seviyor?” Ve şu yanıtı veriyor: “Çünkü o Adolf Hitler’le kendini güven ve şefkat ortamında hissediyor. İşte bu, güven ve şefkat duygusu, işte bu. Güven ve şefkat!” Bugün Almanlar kendilerini güven ve şefkat ortamında hissetmek için artık hiçbir diktatörün boyunduruğu altına girmez; ancak Merkel “Ana” olarak duyumsadıkları şey, aynı temel duygunun eşdeğeridir.
        Almanlar hakkında varolan steryotip önyargılardan bir tanesi de onların sözde mizah yoksunu olmalarıdır. Bu halkın, ülkenin güneyinde ve batısında, her yıl, ilk enfeksiyonunu on birinci ayın on birinde, saat on biri on bir geçe kaptığı ve Şubat ayının Aschermittwoch’una kadar uzanan karnaval hastalığına yakalanması karşısında bu eleştiri kulağa şaşırtıcı geliyor.
        Eleştiri yalnızca Batılı komşuların bakış açısından anlaşılabilir. Mizah, toplumsal gerilimleri şiddet dışı yoldan gülme aracılığıyla çözmeye hazır olmaktır. Mizah, bir toplumsal strateji olarak insanların dar alanlarda birarada yaşadıkları ve gerilimlerin engellenemez olduğu yerlerde, bir diğer ifadeyle kentlerde önemlidir. Bu nedenle Geç Ortaçağ’da Avrupa kentlerinin gelişmesiyle her yerde birbirine benzer türde bir gülme kültürü ortaya çıkmıştır. O zamanlar Almanlar Batılı komşularıyla aynı mizaha sahipti. Til Eulenspiegel bu dönemin ilk ideal temsilcisidir. Kent-yurttaşı yukarıya dönük soylulara ve ruhban kesime, alta dönük saf köylülere ve cenahlardaki rakiplere karşı saygısızca gülmekteydi. İngilizler bu anarşist-saygısız kent-yurttaşı mizahına günümüzde hala sahipler. Almanya’da ise bu mizah Otuz Yıl Savaşları’nda kentlerle birlikte yok oldu. Yeniden dirilişi bir daha kent-yurttaşı mizahı olarak değil, devlet-yurttaşı mizahı olarak yaşadı. Kent-yurttaşları düzen karşıtıyla düzene karşı güler, otoriteleri tabandan sarsmak ister. Devlet-yurttaşı düzenle birlikte düzen karşıtına karşı güler ve onu gülerek dışarı sürmek ister. Almancada “auslachen” sözcüğü bunu çok iyi ifade ediyor. Alman devlet-yurttaşı mizahı –artık bu mizah gerilemektedir, çünkü Batılı galip güçlerle birlikte eski kent-yurttaşı mizahı geri dönmüştür– güven ve şefkate duyulan arzu gibi aynı özlemden doğmuştur. Almanlar bugün hala keyifle gülebilecekleri ve kısa bir süre öncesine kadar da şarkı söyledikleri gerilimsiz bir iç bölgenin özlemini çekiyorlar. Televizyonlar bir taraftan gerilimsiz, keyifli aile programlarıyla ve diğer taraftan düzene karşı gelen düzen karşıtlarını azarlayan ve onlara gülen, ahlaki değerler üreten kabareyle bu özleme hitap etmekte.
        Yabancıların Almanlarda kabalık olarak duyumsadıkları tarz da yukarıda değinilen anayurt ve yabancı diyar arasında varolan gerilimle bağlantılıdır. Günlük yaşamda Almanlarla ilişkide olan bir kimse, onların birçok durumda büyük ölçüde yardıma hazır insanlar olduklarını görür. Ama ilk temas, genelde reddeder tarzda bir tutumdur. Amerika’da sokakta karşılaşan, birbirini tanımayan insanlar önsel olarak birbirine gülümser, çoğu kez bir çift laf eder. İngilizler nezaketin biraz daha ağır başlı bir işaretini verirler ve bu işaret çokluk hava durumuyla ilgili bir yorum da içerir. Almanlar ise, selam vermeden birbirinin yanından geçip giderler ve gülümsemezler de. Bu da onların yabancıların gözünde asık suratlı görünmelerine yol açar. Bu tutum Almanların çok dar bir aile ve arkadaş çevresiyle varolan ilişkilerinden ve bu çevre dışında kalan herşeyi yabancı olarak duyumsamalarından kaynaklanıyor olsa gerek.
        Alman anayurt kültü biraz taşralılık içerir ve bu taşralılığın açıklaması Almanya’nın 1871’e kadar doğru dürüst bir başkenti olmamasında ve bu nedenle kentsel kültürün gelişememesinde yatar. Kentli olmaya nezaket, toplumsal davranış biçimleri ve her şeyden önce gelişmiş bir sohbet kültürü dahildir. Özellikle son belirtilen nokta Almanya’da pek gelişmemiştir. Bu nedenle Almanlar yabancılarla konuşmalarında, çokluk kendi düşüncelerini dayatan ve konuşmanın içinden bir silindir gibi geçen insanlar olarak duyumsanır. Fransızlar ve İngilizler bu olguyu savoir vivre bir diğer ifadeyle good manners (iyi üslup) eksikliği olarak duyumsarlar. Almanlar ise, dolaysız tarzlarını samimiyetin bir ifadesi olarak görürler. Nazik davranış biçimlerinin yetersiz olmasının iyi bir yönü de var: Almanların damarına basmanın o kadar kolay olmamasıdır. Almanlar, her ne kadar Amerikalılar kadar cömert olmasalar da, bu noktada İngiliz ve Fransızlardan daha hoşgörülüdür. Almanların en hoşnutsuzluk uyandıran özelliklerinden biri kuşkusuz trafikteki tutumlarıdır. Burada “şairlerin ve düşünürlerin” halkı çokluk haklı ve trafikte diğer kimseleri sıkıştıran insanlar olurlar. Bunun da bir kültürel kökeni var; çünkü 19. yüzyılda doğan Alman çalışkanlık etiğiyle bir ilişkisi var. Almanya Napolyon savaşları sonrasında İngiltere ve Fransa’nın çok gerisine düşmüştü ve adadaki rakibi sanayileşmede çok geride bırakarak sonuçlanan arayı kapatma yarışına başlamıştır. Bunun için çabayı büyük bir değer ve alınterini onur nişanı olarak gören bir etiğe gereksinim vardı, buna karşın İngiliz davranış etiği bir beyefendiden çabalarını sezdirmemesini ister. “Çalışkan” sözcüğü sınırsız takdiri ifade eden bir sözcüktür. Almanların gözünde başarı elde edilemese dahi çaba gösteren herkes çalışkandır. Bu çalışkanlık etiğinin Alman kültüründe ne denli derin kökleri olduğunu, Alman entelektüellerin bilinçli olarak son derece karmaşık ve zor anlaşılır tümceleri tornadan geçirerek, bilişsel çabalarını sıkılmadan gösterişe çıkartmaları gözler önüne serer.
        Bir İngiliz beyefendinin, böbürlenme ve bu nedenle itibarını yitirme olarak görüleceği için, kensinlikle üstünü örtmesi gereken bir şeydir bu. Böyle bir gösterişe trafikte de rastlanmakta. Otobanda öndeki sollanarak çalışkanlık kanıtlanır; ve bir başkası kendi yol hakkını ihlal ettiğinde, bir engelleme olmasa dahi bu davranışa sitemli bir korna çalınarak tepki gösterilir. Burada çok köklü bir kültür fenomeni söz konusu olduğundan Almanya’da azami hız sınırı koymak, ABD’nde silah ruhsatlarına sınırlandırma getirmek kadar zordur. Öte yandan Almanya ekonomik gücünü çalışkanlık etiğine borçludur. Almanlar bununla Avrupa’da her ne kadar kendilerine dost edinmeseler de, ekonominin başarımları tüm kıtaya yarar sağlıyor; ama –özellikle siyasetçiler ve yönetici elitler– bu konuda daha diplomatik olmalı ve hassasiyet göstermeli.